Deneme, Hikâye, Roman \ 1-1
Sami Baskın 2000'li yıllar dünya için bir göz açıp kapayana kadar her şeyin değiştiği zaman dilimi olarak hatırlanacaktır. Bilgiden teknolojiye, sağlıktan eğitime kadar hemen her alanda takibi güç bir hızda değişmeler yaşanmaktadır. Hızlı üretiyor, hızlı tüketiyor, hızlı yaşıyoruz. Bu hız içerisinde bazı ürünler bir anda parlıyor, moda haline gelip herkese ulaşıyor ve aynı hızla yok oluyorlar. Telefonlar, televizyonlar, arabalar ve diğer eşyalardaki değişime çoğu zaman yetişilemiyor. Edebiyat da bu hızdan nasibini almış görünüyor. Bir gün herkesin dilinde olanlar, kısa bir süre sonra neredeyse hatırlanamayacak kadar unutuluyor. Yani edebi eserleri de bilgisayarlar gibi, telefonlar gibi, otomobiller gibi tüketiyoruz. Eskidikçe beğenmiyor, unutuyoruz. İşte böylesi kısa bir kullanım ömrüne sahip eserler, çok yaygın bir okur kitlesine ulaştıkları halde bunu zamana yayamadıklarından ve kalıcı birer mirasa dönüşmediklerinden dolayı popüler olarak adlandırılmaktadır.
Bu eserler her ne kadar geçici olsalar da taşıdıkları bazı özellikler onları değerli kılmaktadır. Örneğin çok basılırlar, yurdun dört bir yanına hızlı bir şekilde dağıtılırlar, reklamları çok olur ve çok bilinirler, hatta televizyon dizileri veya sinema filmleri yapılır. Sadece yetişkinlerin değil, okul çağındaki bireylerin de dikkatini çekerler. Bu durum, onları birer okuma ve öğrenme aracı yapmak için elverişli bir ortam oluşturur. Bu yüzden kitap okumayı sevdirmek, okuma alışkanlığı kazandırmak isteyen öğretmenler veya aileler popüler kitaplardan yararlanabilirler. Hatta bu kitaplarda kelime sıklığı o kadar yüksek ki hedef kelime varlığını öğretmek için güzel birer egzersiz aracı olarak da kullanılabilirler. Özellikle yabancılara Türkçe öğretirken bir kelimenin çok tekrarı önem kazandığından sıklığı yüksek olan bu eserlerin önemi bir kat daha artacaktır.
Mehmet Emin Önder Yollara diken sevgiye ateşsin
Gönlümde yarensin Beheşti Zehra…
Ruhuma rehber gönlüme güneşsin
Özümü görensin Beheşti Zehra…

Ağlayan gözlerimde yaş kalmadı
Derdimi diyecek dost, eş kalmadı
Bana dur diyecek bir baş kalmadı
Sözümü yoransın Beheşti Zehra…

Savurup vurdu felek yerden yere
Derdime lokman da bulmadı çare
Çiledir aşkından çektiğim çile
Güllerim derensin Beheşti Zehra…

Yaprağım, toprağım her şeyim sensin
Bilinmezleri bilen bir bilensin
Yüzüme bakıp ardımdan gülensin
Aşığı yerensin Beheşti Zehra…

İnsaf’ın yok mudur! Canım güzelim
Sensiz cehennem! Her an’ım güzelim
Kes! Bir damla akmaz! Kanım güzelim
Öldürüp serensin Beheşti Zehra…

Avşaroğlu ağlar göz yaşı sende
Benden geçti sıra söz başı sende
Aşka hasret olan tuz taşı sende
Gönlüme boransın Beheşti Zehra…
Rüya TURNA Ben Bana Güveniyorum, seçme sınavlarında büyük heyecanlar yaşayan ve bunun etkisiyle duygusal dengeleri bozulan gençleri düşünerek, roman şeklinde yazılmış bir kitaptır.
Kitapta sınav kaygısı ile boğuşan bir grup öğrencinin, bir psikolojik danışmanın liderliğinde, kendilerine güvenlerini geliştirmelerinin öyküsü anlatılıyor. Yaşanan yoğun kaygı bazı öğrencilerde ders çalışmayı engellerken, bazı öğrencilerde kendisine ya da çevresine zarar verme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kitapta bu gruba katılan öğrenciler, kendi yoğun kaygıları ile baş etmeyi öğrenmektedir.
Ahmet DEMİR bir tuhaf gökyüzü
bir paslı sabaha uyandı
ruhi bey
gökyüzüne baktı
paslı bir teneke
söylendi
koca bir makas aldı
kesti gökyüzünü ikiye
mapmavi bir su aktı
doldurdu sürahiye
içti bardak bardak
mapmavi oldu kendi de
Fikri ÖZÇELİKÇİ Bir zamanların kült dergilerinden İkindi Yazıları'nın hikâyecisi Fikri Özçelikçi'nin ilk kitabı Ebabil Yayınları'nda. Hikâyeye İkindi Yazıları ve Albatros dergileriyle başlayan Özçelikçi, Edebiyat Ortamı ve HeceÖykü'de hikâye çalışmalarına devam ediyor. İç dünyaların anlatımını önceleyen hikâyeleri klâsik olay hikâyesinin dışında ben formu üzerine kurulu. Biraz Sonbahar Biraz Hüzün'de kaybolmuş ideallerin, mutluluk yuvası aile ortamlarındaki tek başınalıkların, aşk acısı taşıyan insanların hikâyelerini bulacak-sınız. Berrak dili, akıcı Türkçesiyle mükemmel hikâyeler usta bir kalemin gecikmiş ilk kitabında sizleri bekliyor.
Muharrem Dayanç “Denemek çok zevkli bir şey. Denemeyi denemek ise hem zevkli hem de zor. Her an başka bir anlama da gelebilecek şeyler söylemenin eşiğinde durur denemeci. Doğru anlaşılmaya uğraşır gibi bir hali vardır. Denemenin asıl tadı da buradan gelmiyor mu? Denemek, olmak için uğraşmaktır. Eğer içine, az bulmanın, yetinmemenin, yücelmenin, yüceltmenin kıvılcımı düşmediyse hiçbir şey deneme! Sadece daha çok yemeyi, daha fazla yığmayı, daha çok basamak çıkmayı dene, görünme’ye çalış; başarırsın!”... Kitabın önsözünden alınan bu paragraf yazarın deneme’den ne anladığı ve onu nereye taşımaya çalıştığı ile ilgili bize açık bilgiler sunmaktadır.
Can H. Türker Yorulan, yaralanan Aybars Yankı göl başında gökyüzüne yılgın yılgın bakınmış, “Günkız!” diye haykırmış. Ancak ne Günkız'dan ne de başka bir şeyden ses işitilmiş. Bu esnada Aybars Yankı'nın evrenin zehirli ateşiyle karışık gözyaşları göle düşmüş. Gölün tılsımı bir anda halka halka aydınlanmış. Gölün tam ortasında Günkız ölü gibi yatıyormuş. Aybars Yankı, Günkız'ı kucaklamış, ancak ne yaptıysa onu bir türlü kendine döndürememiş ve göl iyesine şöyle yakarmış:

tangra köl
tangra odluk yalç köl
körtle köngül köl.

O anda peyda olan göl iyesi baş tarafı ceylan alt tarafı kuğu şeklinde yüzerek Aybars Yankı'ya yaklaşmış. Yankı bunun göle güzellik büyüsü yapan ceylan olduğunu anlamış. Göl iyesi, Yankı'ya, “Kıngırağı kara kınından çıkarmadan, Günkız'ı döndüremezsin” demiş. Aybars Yankı da, “Peki, kıngırağı nerede bulurum” diye sormuş. Göl iyesi, “Erlik, kara kınlı kıngırağı yer altında, Kazırgan denen sarayında, yedi kapısı olan bir zindandaki sandıkta saklı tutuyor. Ona ulaşmak için türlü türlü belaları ve en önemlisi kara nemelerden oluşan zindan ordusunu yenmen gerekir” demiş ve Aybars Yankı'nın başka soru sormasına fırsat vermeden kaybolmuş.


Rıfat Araz Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin canlı tanığı Rıfat Araz, Türk tarihinin önemli kırılma noktalarından biri olan cumhuriyetimizin kurulduğu dönemde önemli görevlerde bulunmuştur. İngilizlerin ve Fransızların İstanbul'da bulunduğu sırada, Atatürk’ün emriyle İstanbul Ziraat Bankasındaki altınları Ankara’ya kaçıran, Milli Mücadele’nin adı gizli kalmış kahramanlarından biridir.
İbrahim Demirci Türkçe yazılarıyla, Türkçeye verdiği emekle, değerle bilinen şair İbrahim Demirci’nin yeni deneme kitabı Hay Hay Hayat, Ebabil Yayınları’ndan çıktı. Günlük hayatımızın gözden kaçan, önemsiz addedilen meselelerinin nelere yol açabileceğini merak edenlere… Edebiyat zevki diye bir şey var diyenlere…
Reyhan GAZEL Gün bugündür ey dost… “Hiç” olmaya “var” mısın?
“Kendi”ne “hiç”liğin kadar baktın mı hiç…
Bul ki nerdesin? Bul ki gökyüzüne inesin! İndiğin gökyüzünden “son”suza gidesin… De ki buldun! Kaybolmayasın… Biliriz ki yetmez çoğu anda aklın yanına “hiç” eklemedikçe…
Bir gün ya da bir an… Fark etmez. Zaman denen, kendimizdeki bölünmüşlüğü hissettiğimiz nokta… O noktadan başlayarak “Hiç” ersiniz, eğer yoksanız…
Kimiz mi?
“İnsan” olmaya çalışmaktan öte…
Ahmed Refik ‘Osmanlı târîhinde, fi’l-hakîka, pek karışık ve ‘âdetâ nefretle yâd edilecek devirler vardır; fakat hiçbiri bu zorbalar idâresine makîs değildir. Hüsn-i niyetle başlayan, neticede koca bir devletin izmihlâliyle nihayetlenen bu devir, ‘Osmanlı târîhinin en elîm safhasıdır. Hiçbir zamanda ‘Osmanlı milleti, kendi efrâdı tarafından bu derece zâlimâne bir gadre uğramamışdır. Hiçbir devirde ‘Osmanlı devleti, dört beş zorbanın şekaveti yüzünden bu mertebe acıklı bir felâkete giriftâr olmamışdır. Hiçbir vakitde ‘Osmanlı pâdişâhı, etrafında dökülen kanlardan, sönen hânümânlardan bî-haber,
geçici bir saltanatın parıltıları içinde, bedbaht milletinin felâketini idrak edemeyerek ecdadının mukaddes mîrâsını düşmanlara parçalatmamışdır. Sultan Mehmed-i Hâm
Lütfi Bergen Açıklama
Anadolu’da Müslüman olmak tarihe çıkmış bir sentez olmaktır. Anadolu’da Müslüman olmak tarihi yapan bir ümmet olmaktır ki baskın karakteri Arabi, Farsi, Kürdi değildir. Hepsini içerir, lâkin hepsinden azadedir: Apolitik, ehli sa’y, ehli dirlik, feta, kozmopolit, fakir. Pazarda ve makamda Türkçe konuşur. Geçim ehlidir, elinin emeğini yer. Arılar gibidir; soylanmaz boylanır. Toprakta kaim değildir de dirlikte kaimdir. Mevalidir, lâkin mevalisi yoktur. İslâm olana menşe aramaz; kız alır, kız verir. Kurbiyeti kavidir. Halklarla harman olur, aşiret tutmaz, alt kimlik kabul etmez. Müslüman olduğu için millet olur. Anadolu’da Müslüman olmak, Arap ve Fars ellerinde hayata geçmiş siyaset modellerinin dışında bir dünyaya intisap etmeyi ifade ediyor. Müslüman olmanın, modern toplumun bileşenine dönüştüğü ve dirençten yoksun kaldığı günümüzde İsyandan Dirliğe sizlere yeni bir tarih perspektifi sunuyor.
Ahmed Refîk Kafkas Yollarında
AHMET REFİK
Erzurum kadınları, hattâ mini mini kızlar, tesettüre son derece ri’âyet ediyorlar. Ekseriyâ caddelerde, mahalle aralarında, kırmızı çizgili, ba’zan ipekli, ince hilâlî çarşaflar içinde alaca esvablar, yeşil ve kırmızı gül(l)ü şalvarlar giymiş hanımların misafirliğe gitdikleri görülüyor. Erzurum ahâlîsi gayet zekî ve mültefit. Sözleri düzgün. Esnafı bile ‘irfan sahibi. Onların, size iltifat içün bir: -Beğim, gözün üstüne gele, deyişleri var ki, bu basit cümlelerdeki teslîmiyetkârâne ve samîmâne edâlarına karşı Anadolu’nun bu serhad halkına kalben bir hürmet beslememek gayr-i kabil. Rus istîlâsı altında silâhsız yaşayan, Ermeni mezalimine çocuklarını, erlerini, hattâ kadınlarını kurban veren, işte bu halk...
Müzeyyen ÇELİK Müzeyyen Çelik'in hikâyelerini okuduğumuzda huzuru özlediğimizi fark ediyoruz. Sokağımızdaki insanları özlediğimizi. Modern hayatın içinde dolaşan yabancılar hissi yakamızı bırakmıyor. Çelik, çoğu kimsenin dikkat bile etmediği insanları öylesine güçlü bir anlatımla somutlaştırıyor ki hepsini gerçek zannediyoruz. Bu etkiyi uyandırmak işin başındaki bir hikâyeci için büyük başarı. Üstelik Türkçesi mükemmel. Kamu Baş Rüyacısı, Müzeyyen Çelik'in ilk kitabı.
Ülkü Karatay Kitapta, Konya’nın köklü ailelerinden Abdulfettahzadelere mensup, yazar Sadrettin Karatay’ın, Kütahya ve Konya’daki gençlik hatıralarının ve 1937 yılından sonra yerleştiği Ankarada’ki gözlemleri ile son yılllarında yapmış olduğu yurt içi gezilerinin izlenimleri yer almaktadır. Yazılar, 1956-61 yılları arsında Konya’da çıkan Zaman ve Yeni Konya gazetelerinde yayınlanmıştır.
Celâl Nuri Âh bu kokuları ne kadar severim! Hele otomobilin çıkardığı benzin kokusuna ne kadar bayılırım! Ben bunları bir duhter-i zî-ânın süründüğü bütün ıtriyat-ı nâdireye, Bizans imparatoriçesi Teodora’nın imâl etdirdiği bütün revâyih-i tıbbiyyeye tercih ederim. Hele vapur dumanı, kömür tozu, makine kokusu, inşâat arasında kireç, çimento kokuları beni hayran eder. Bunların cümlesini bir ma’şûka-i dil-firîbin şemîm-i zülfüne tercih etmekde benim yerden göğe kadar hakkım var. Büyük bir fa’âliyet ve hayat gösteren, cihanı lerzân, beşeriyeti ihyâ eden bunlar, bu sa’y ü amel kokusu, bu bû-yi lâtîf-i medeniyyetdir.
Hıfzî Pes Hazret-i 'Ömer bir gün çeri çeküp Kudüs-i şerîfi almağa geldi. Mağara-i Ken'ân derler bir yer var idi, anın üzerine 'alem dikdi ve cümle 'asker ile anda konup Kudüs beğine elçi gönderdi. Ol zaman Kudüs beğine Yunan derlerdi bir ulu melik idi Kudüs-i şerifi üç kerre yapdı ve içinde kenisalar binâ edüp vâfir 'imâretler yapdırdı. Kudüs-i şerîfin ekser yeri hâlâ anın binâsı eseridir. Çün ki elçi melike erişdi, nâmeyi okudular. Mefhûmun anlayup eyitdi: “Ben 'Ömer'in sûretin ve hırkasın ve dekanın ve kaametin bilürem zîrâ ki ol zamanda Hazret-i 'Ömer radıyallahu 'anhin heybetinden küffâr ziyâde dehşet üzre olmuşdu. Dînce salâbeti ve kerâmeti zâhir olup andan sûretin ve hırkasın kitâbları içine yazmışlar idi. Eyitdiler: Var 'Ömer'e söyle taşra çıksun. Biz burçdan bakalım tahkîk ol mudur? dediler.
Ali Argun Karacabey Eski zamanlarda çoğu kez önceden planlı bazen de nedeni ve zamanı belirsiz elektrik kesintileri olurdu. Elektrik kesildiği anda herkes olduğu yerde donar kalır, evin annesi önceden depoladığı yerden mumlarını almaya giderdi.
Elektriğin mum ışığıyla ikamesi bir anlamda eğlenceydi aileler için. Henüz sosyal medya, akıllı telefon olmamasına ve aslında akşam yemekleri hep birlikte yeniyor olmasına karşılık, o dönemin tek sosyal ortam zararlısı televizyonun elektrik kesintisi sayesinde ortaya çıkan işlevsizliği, aile içi sosyalleşmeye olanak tanırdı.
Her şey güzeldi de mum ışığında yaşamanın kuralları vardı, onlara uymak gerekirdi. Mum ışığında çocuklar çok fazla hareket etmemeliydi bir kere. Ateş ve çocuk, ateş ve barut kadar tehlikeliydi ne de olsa. Ama bu kesin kurala rağmen illaki bir mum nasıl olursa yanlışlıkla sönerdi nereden geldiği bilinmeyen bir nefesle.
Mum ışığı çok tehlikelidir. Gördüğünü zanneder insan her şeyi ama mum ışığının ulaşmadığı köşeler kuytular çok fazladır. Kalkarsanız yerinizden, her gün içinde yürüdüğünüz için artık ezbere bildiğinizi sandığınız küçücük odanın içinde illaki vurursunuz ayağınızı kolunuzu bir yere.
Mum ışığının özelliğidir, gördüğünü sanıp görmediğin, bildiğini sanıp bilmediğin bir ortam yaratması.
Mehmet Karagül Bu hayatın zaman zaman her birimize ağır geldiği muhakkak… Dolayısıyla; “Bu kadarı da yeter, hep ben mi üzüleceğim, dayanamıyorum artık, herkes neden benim üstüme geliyor?” şeklinde şikâyetlerde bulunuruz.
Ancak bunca sıkıntıya rağmen, hâlâ mutlu olabilmemiz mümkün. Yeter ki isteyelim ve gereğini yapalım. Önümüze hazırlanan mükellef bir sofranın tadını alabilmek için bile en azından elimizin ve ağzımızın çalışmak zorunda olduğunu göz ardı etmeyelim.
Elinize aldığınız bu kitap; güvenilen ve güvenen, tüketimin yokluğa, üretimin ise var oluşa vardığının farkında olan, büyüklüğü ve zenginliği isteyip alarak değil, vererek yaşayan, geçmişin günahları ile kirlenen bugünün değil, ulvi, tertemiz hayallerin ürünü olacak olan geleceğin hesabını yapan, bedeninin hazzı yerine, ruhunun huzurunu arayan, yeni kutlu ve mutlu bir neslin inşası için kaleme alınmıştır.
Rahul Alvares Çeviri: Nazil Öpöz Rahul Alvares’i ve “Okuldan Uzakta”yı belkide en iyi anlatan kelime çocuksu olabilir. Ve bu tanımlama en doğru tanımlama olur, çünkü kitabın yazarı Rahul Alvares de çocuk denebilecek bir yaşta. Kitabında, liseden sonra hemen üniversiteye gitmeyip, eğitimine ara verdiği bir yıl içerisinde yaşadıklarını ve öğrendiklerini gençliğin naif diliyle ve zevkle okunabilecek şekilde anlatıyor.
Ayşegül Ünal İnan Ayşegül Ünal'ın ilk hikâyelerini okuyuşumun üzerinden on yılı aşkın bir zaman geçti. Haftada birkaç gün uzunca sayılabilecek bir yolculuğa çıkıyor, Üsküdar'dan, editörlüğünü yaptığım Mostar dergisinin Samandıra'daki bürosuna gidiyordum. Dergi bürosunun da içinde bulunduğu binanın çok yakınında, anayolun kenarında siyah bir Yörük çadırı vardı; kentin uzak kıyısında kurulmuş bu çadır aslında kafe olarak işletilen bir mekândı. Yanılmıyorsam Ayşegül ile ilk orada oturduk ve hikâyeleri üzerine konuştuk. Sonra birkaç kısa hikâyesini Dergâh dergisine, Mustafa Kutlu'ya yönlendirdim. Mustafa Bey, Ünal'ı kabiliyetli bulmuştu. Israrcı olur, devam eder, eksikliklerini tamamlarsa iyi bir netice alınacağını düşünüyordu, bazı hikâyelerini yayımlayarak cesaretlendirdi. Deniz Geçen onun ısrarının, işin peşini bırakmadığının bir kanıtı. Kitabın önsözündeki iddia da gösteriyor ki bu kitap ısrarının henüz ilk meyvelerinden biri, yazmaya, anlatmaya devam edecek; yazıp anlattıkça hikâyesinin toprağını daha bir verimli hale getirecek. Öyle olmasını da diliyorum; çünkü Ayşegül Ünal, verimi artırmak için kimyevi / sentetik ilaçlara tevessül etmeyen, içeride duran, içeriyi anlatan, içeridekilerin ruh kumaşına hürmet gösteren bir kalem.
Ali Ayçil
Kamil Yeşil

Usta hikâyeci Kâmil Yeşil’in 5. hikâye kitabı Özet Yaşamaklar, Ebabil Yayınları hikâye dizisinden çıktı. Günlük hayatın ironisi niteliğindeki hikâyeleriyle Yeşil, etrafımızda akıp giden hayata, günümüz insanına karşı eleştirel bir tavır geliştiriyor. Günlük hayatın iktidar yapısına karşı bizi uyaran Yeşil, insanın temel kaygılarından biri olan aşkı heba eden hayat dizgesine özellikle dikkat çekiyor.



Özlem BİNEL KAVUKÇU ...Eski zamanlar toplayıcısıyım ben, dedi yaşlı adam.
Ben olmasam,
kim ağlayacak bir hüzzam taksimde?
Kim biriktirecek gözyaşlarını kristal bir karafta?
Kim bekleyecek gidenleri?
Gidenler kime dönecek?
...Gittin…
Canımın canı, padişahım. İçime kan oturdu. Yönsüz kaldım. Derviş yalnızlığım, küçücük bir şehrin balık kokan ara sokaklarına karıştı ve bozma vakti geldi tüm saatleri.
Bir varmış, bir yokmuş…

Ankara 2014
Mehmet Emin ÖNDER (AVŞAROĞLU) SERAPTAN GERÇEĞE…

İŞ İŞTEN GEÇTİ ÖZÜR NEYE YARAR
ŞU BENİM KALBİMİ ÇALDIKTAN SONRA
DELİ GÖNÜL HÂLÂ HEP SENİ ARAR
YAD ELLER GÜLÜNÜ YOLDUKTAN SONRA…

KAMİL İNSAN OLAN SÖZDEN ÇARK ETMEZ
GAFİL OLAN İNSAN BUNU FARK ETMEZ
SEVEN SEVDİĞİNİ ASLA TERK ETMEZ
GÖNÜL MİHRABINI BULDUKTAN SONRA…

OKU ARZU HALİM, AKLIN VAR İSE
BAKMA EL SÖZÜNE GÖZÜN KÖR İSE
BENİ EZMEK SENCİLEYİN KÂR İSE
SEVİN EL YARAMA GÜLDÜKTEN SONRA…

SERAPTAN GERÇEĞE YOLUM UZANIR
BAL ARISI ÇİÇEKLERE BEZENİR
BELKİ RAKİPLERİM ÖDÜL KAZANIR
SEVDAN YÜREĞİMDE ÖLDÜKTEN SONRA…

AVŞAROĞLU AŞKIN YOLU NURLUDUR
SEVDA ÇEKEN AŞIKLARI ZORLUDUR
SEVDANIN KÜLLERİ HÂLÂ KORLUDUR
AYRILIK YÜREĞİM DELDİKTEN SONRA…
Hakan AKPINAR Son Vapur, tarihimizde modern ordunun ilk darbesini anlatıyor.
Bu roman, 1876 yılında Sultan Abdülaziz'e karşı yapılan askerî darbeyi ve sonrasındaki siyasi gelişmeleri sürükleyici bir üslûpla ele alıyor. Dolmabahçe Sarayı'nda sabaha karşı yağmur altında yapılan bu isyan aslında Türk tarihinde modern ordunun ilk darbesidir. Bu darbeyle Osmanlı bir mevsimde üç padişah görüyor. 30 Mayıs 1876 sabahı Sultan Abdülaziz askerî bir darbeyle tahttan indirilirken yerine V. Murat geçer. V. Murat amcası Sultan Abdülaziz'i darbecilerle işbirliği yaparak tahttan indirmenin kefaretini ödercesine bilincini kaybedince 93 gün sonra tahttan indirilir. Yerine Sultan II. Abdülhamit tahta çıkarılır. Yani bir darbe 93 günde iki biata yol açar.
Son Vapur, meşrutiyet mücadelesi veren Yeni Osmanlılar ile taht-ı saltanatını korumaya çalışan Sultan II. Abdülhamit arasındaki siyasi mücadeleyi de anlatıyor. Tanzimat sonrası yüzünü Batı'ya dönen pozitivist Osmanlı aydınları ile gelenekçi aydınlar arasındaki mücadelenin, ilk kıvılcımların parladığı yıllar yine bu romanın satırları arasındaki temel siyasi ve felsefi mesaj olarak göze çarpıyor. Son Vapur, ilk işaretleri Tanzimat'tan başlayıp günümüze kadar süren bir siyasi ve felsefi kavganın da romanıdır.
Son Vapur, günümüzdeki siyasi ve felsefi kavgalar ile geçmişte yaşananların pek de farklı olmadığının çarpıcı bir kanıtı…
M. Sıtkı Aras Söğüt Anadolu'nun sembolüdür. Tüm milli değerlerin sanal alandaki buluşların zalim istilaları karşısında teslimiyet bayraklarını çekmiş oldukları gini hakiki söğütte (salkım söğüt farklıdır) hem cinsleri ile rekabet edememiş, binlerce yıl şenlendirmiş oldukları otaklardan taslarını, taraklarını toplayıp terki diyar etmişlerdir. Maalesef gerçek anadolu insanının hali de bundan pek farlı değildir. Kitap ruh kökümüzün bağlı olduğu Söğüt ile de irtibatlandırarak biyogrefiler, sosyal içerikli mesleki yazılardan bahsetmektedir.
John Ruskin Ruskin, Susam ve Zambaklar adlı bu kitabı için, “Hayatım boyunca ışığa çıkarmaya, göz önüne sermeye çalıştığım, öğrenmekten ve öğretmekten sonsuz bir mutluluk duyduğum, insan hayatı için temel olan gerçekleri bu yazılarımda dile getirdim” demiştir.
Celâl Nuri Kadınlar, İskandinavya’da, pek serbest, pek nâmûskârdır. Bir kız, on sekiz yaşından sonra önlüğünü bırakır, hürriyetini yed-i nâmûs ve iffetine alır. Bir genç kimse ile görüşür, erkeklerin cem’iyyetine, meclisine mülâzemet eder; fakat kendisine mugâyir-i ‘iffet bir teklîf vukû’ bulursa:
-Efendi! Burası Paris bulvarı değil. Cevâb-ı zî‘itâbıyle insanı mahcûb ve şermsâr eder. Bu fart-ı temâs erkeklerin müştehiyâtını kesr etmişdir. Kadınlardaki merdümgirîzliği de izâleye hizmet etmişdir. Kadının erkekden bir farkı olabileceği şimâliyyûnun pek de ‘aklına gelmez. Nisâ nev’-i beşerin bir nısfıdır; işte o kadar… İsveç’de hiçbir rezâlet-i ahlâkiyyeye meydan vermemek şartıyla kadın dellâklerin erkekleri yıkaması müdde’âmızı isbât içün îrâd edebileceğimiz delâilin en kuvvetlilerinden biridir.
Nurullah Çetin Türk hikâyesi oldukça zengin bir birikime ve değere sahiptir. Bu kitapta hem hikâye türü ile ilgili kuramsal bilgi verilmiş hem de seçilen 32 Türk hikâyesi yeni bir yöntemle tahlil edilmiştir.