Toplumsal Yapı ve Değişim \ 1-2
Adem Doğan, Ali Duran, Cengiz Şavkılı, Erhan Alpaslan, Fahri Kılıç, Fatih Özdemir, Kıymet Değirmenci Toraman, Mahmut Akpınar, Mustafa Kılınç, Orhan Doğan, Ömer Faruk Aslantürk, Tülay Aydın Tarihe "Maraş Olayları" olarak geçen 1978'te Kahramanmaraş toplumsal olaylarının öncesi, sırası ve sonrası ile ele alındığı bu eserde, hem olaylara dair eksikliklerin kısmen de olsa aydınlatılması hem de alan yazına katkı sunulması amaçlanmış; olayların belgesel ve basına yansıyan yönlerinin yanı sıra ülkenin iktisadi, siyasi, idari, eğitim, sanat, bilim ve turizm boyutlarıyla da ele alınması ve konuya dair ilgili bölümlerin önemli noktalarından yol çıkılarak öz düşüncelerin ortaya çıkarılması sağlanmıştır.
Kahramanmaraş'ta meydana gelen olayların aslının bir yanılsama/yanılgı olduğu ve arka tarafında mevcut olan asıl kısımların ise nasıl teşekkül ettiği bugün dahi gizemini korumaktadır. Zincirleme hâlde şehirde patlak vererek karışıklıklara yol açan bu olayların, meclisin tutanaklarına, şehre ve ülkeye konu olan kısımlarına da değinilerek eleştirel söyleme dair ilgili analizlere de yer verilmek istenmiştir. Ayrıca olayların Kahramanmaraş ve ülke genelindeki etkilerine yönelik tespitlerde ve ardından bu etki faktörlerinin argümanlara nasıl yansıdığı üzerinde değerlendirmelerde bulunulmuştur. 1978 Kahramanmaraş Toplumsal Olayları’nın, bilimsel araştırma hassasiyeti çerçevesinde ele alınarak oluşturulan kitabın, ilgili literatüre katkıda bulunması dileğiyle...
Stjepan G. Mestrovic İlk olarak 1991 yılında yayınlanan bu kitap, Durkheim sosyolojisinin modernite ve postmodernizm tartışmaları ile ne derece ilişkili olduğunu gösterme gayretindedir. Bunu, Durkheim’ın fikirlerinin mevcut sosyal bilimlere nasıl uygulanabileceğini sorgulamak ve uygulamak yoluyla yapar. Yazara göre Durkheim’ın kitaplarını yayınlamaya başladığı 1890'ların toplumsal bağlamı ile bugün arasında oldukça çarpıcı benzerlikler vardır.
Bu kitap sosyoloji ile felsefenin, psikoloji ile kültürel çalışmaların ve tarih ile sosyolojinin bağlantılı alanlarında çalışma yapan okuyucular için önemli bir kaynaktır. Kitap, aynı zamanda, insanlık milenyum çağının problemleri ile yüzleşmekteyken ortaya çıkan soru ve sorunları anlamak kaygısı güden tüm okuyucular için iyi bir yol göstericidir.
Hayri KOZANOĞLU Teknolojik gelişmeler baş döndürücü bir hızla gündelik yaşamımızı değiştiriyor. “Akıllı telefonların” bulunmadığı bir dünyayı düşleyemiyoruz bile. Hemen her gün önümüze “yapay zeka”, “Endüstri 4.0”, “blockchain”, “paylaşım ekonomisi” gibi yeni kavramlar çıkıyor. Bazen bunları anlamakta, anlamlandırmakta zorlanıyoruz. Çoğu zaman da göz açıp kapatana kadar teknoloji ile ilgili bilgilerimizin ve becerilerimizin günün gerisinde kaldığını şaşkınlıkla fark ediyoruz. “Teknolojik Gelişmeler ve Hayatımız” çalışması, teknolojinin gerek işleyişini gerekse de ekonomik ve toplumsal sonuçlarını 50 soruda yanıtlamaya çalışıyor. Böylelikle meraklı okuyucuya insanlığın geldiği teknolojik aşamayı güncel ve canlı örneklerle aktarmayı amaçlıyor.
Zafar Iqbal Bu kitap adaletle; denge, uyum ve barışın yeniden tesis edilmesine yönelik bir toplumsal düzenin taslak planıyla ilgilidir. Tarihsel olarak bu soruyu aydınlatan iki düşünce okulu, dinî okul ve seküler okul, kitaptaki tartışmanın zeminini oluşturmaktadır. Kitapta, dinî okulun ana çerçevesi İslam tarafından çizilirken seküler okul, bu konudaki entelektüel tartışmanın yönünü belirlemede en etkili
olduğu düşünülen adaletle ilgili eski ve çağdaş seçilmiş görüşlerle temsil edilmektedir.
Yazar, Batılı ve İslâmî perspektifleri türetmek için kullanılan sezgisel yöntemleri atlayıp meselenin temeline yani bu gibi düşünce akışlarındaki siyasi, iktisadi ve sosyal organizasyon için ileri sürülen ilkelere odaklanmıştır. Bu çeşitli ilkeler eleştirel bir biçimde incelendikten sonra dinî ve seküler görüşler arasındaki bir karşılaştırma, İslâmî konumun objektif bir değerlendirmesi için zemin hazırlar. Bu değerlendirme ile yazar, adalet konusundaki rakip perspektiflerin artıları ve eksileri üzerine derinlemesine, nüfuz edici ve zaman zaman nefes kesen argümanlarının zirvesini teşkil eder.
Mustafa Şengün İnsanlar, ahlaki düşünce ve yargıları toplumsallaşma süreci içinde kazanırlar. Bilim ve teknolojideki gelişmelerin yanı sıra, kitle iletişiminin daha etkin ve yaygın hâle gelmesi hem insanları ve toplumları değiştiriyor hem de çözülmesi gereken yeni ahlaki sorunlar ortaya çıkarıyor. Bu nedenle, zaman içinde insanların ahlaki düşünce ve yargıları da değişiyor. Değişimi takip edebilmek, ortaya çıkan yeni sorunları çözebilmek ve yeni toplumsal şartlara uyum sağlayabilmek, ahlak alanındaki araştırmaların devamlılığını gerektirmektedir. Dolayısıyla bu kitapta, ahlaki düşünce ve yargı gelişim süreci ve bu süreci etkileyen faktörler incelenmiştir. “Ahlaki Düşünce ve Yargı” adlı eser, içeriğinde yer alan etik, ahlak eğitimi ve değerler eğitimi konuları itibariyle ortaöğretim ve üniversite öğrencilerine, araştırmacılara, akademisyenlere, öğretmenlere ve ahlak eğitimi ile ilgilenen herkese hitap etmektedir.
Ahmet Kılıç Milletlerin medeniyet tasavvurları kendi yaşam biçimine, kendi ruh dünyasına özgü kavramlardan oluşan sözlükle mümkündür. Çünkü “medeniyet”in temeli, milletlere özgü kavramlarla atılır. Bir milletin “medeniyet”i temsilinde ise o milletin aydınları önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmaya konu edinilen Nurettin Topçu ve Erol Güngör isimleri de bu aydınlardan bazılarıdır. Onların nevi şahsına münhasır üslûpları ve kavramlara yükledikleri özgün manalar sözlük çalışmasına vesile olan nedenlerdendir. Türkçe sözlük çalışmalarında yer alan kavramların genel bir izahından ziyade Topçu ve Güngör'ün alışılmışın dışında kavramları ifade biçimleri ele alınmıştır. Söz konusu yazarların eserlerinde geçen tanım ifadeleri bir araya getirilerek sözlük çalışması meydana gelmiştir. Böylece okurlar tarafından hem bu şahısların düşünce dünyası daha iyi tanınmış olacak hem de başka aydınların sözlük çalışmasına örnek teşkil edecektir.
Ahmet Kılıç Her insan yaratılış gereği sevdiği kişiye benzemek ister lakin sevme duygusu her zaman iyiye, güzele ve faydalı olana meyletmeyebilir. Bazen bireyler kişilerin olumsuz davranışlarından, yıkıcı fikirlerinden ya da dış görünüşünden etkilenip onlar gibi olmayı arzu edebilir bazen de tam tersi durumlar meydana gelebilir. Bu durumların meydana gelmesinde bireyin liderlik özelliği önemlidir. Herhangi bir topluluk üzerinde etkisi olmayan bir kişinin liderliğinden söz edilmesi mümkün değildir. Liderlerin sosyal hayatta etkili oldukları farklı alanlar vardır. Bu alanlardan biri de çalışma konumuz olan eğitim alanındaki liderliktir.
Eğitimde lider olarak konumlandırılan kişiler öğretmenlerdir. Gerek devletin gerek toplumun öğretmenlik mesleğine yüklemiş olduğu sorumluluk duygusu diğer mesleklere göre daha fazladır. Çünkü öğretmenlik bir milletin geleceği olan çocuklar ve gençler üzerindeki en etkili mesleklerden biridir. Öğretmenlerin öğrencilere rol model olması bir milletin geleceğinin şekillenmesi açısından önemlidir. Aynı zamanda öğretmenlerin kendilerine uygun rol model olabilecek liderleri örnek alması da onların önemini arttırmıştır. Öğretmen ve öğrencilere rol model olabilecek eğitimci Nurettin Topçu ve Erol Güngör isimleri bundan dolayı çalışmada ahlâki lider olarak ele alınmıştır. Hem onların yaşayışlarından hem de eserlerinden hareketle ahlâki liderlik özelliği taşıyan öğretmen nitelikleri tespit edilip eserde incelenmiştir.
Çiğdem Gürsoy, Efe Can Gürcan, Esra Bayhantopçu, Fahri Erenel, Işık Ateş Kıral, İlayda Fidan, Okan Yaşar, Orhan Sezgin, Osama Dawoud, Pınar Gökçin Özuyar, Pınar Yurdakul Mesutoğlu, Rana Öztürk, Selen Yanmaz Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılında, ülkenin sürdürülebilir ilerleme ve kalkınmasında yapılan araştırma faaliyetlerinde önderlik etmek görevinin yanında, gençliği çağdaş bir anlayışla donatmak ülküsünü de yüklenen üniversitelerin tüm akademik disiplinlerinde sürdürülebilirliğin öneminin vurgulanması amacı ile yola çıktık.

Bu eser, farklı disiplinleri temsil eden akademisyenlerin konuyu kendi disiplinleri kapsamında üniversitelerin üç ana sorumluluğu olan eğitim-öğretim, araştırma ve topluma katkı faaliyetleri açısından değerlendirmeleri yolu ile üniversitelerin ilgili dönüşümüne katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu hedef doğrultusunda üniversitelerin itibar ve sorumlulukları anlamında hak ettikleri yere gelmelerini dileyerek, alanlarında değerli akademisyenlerimizin katkılarıyla hazırladığımız kitabımızın bu alan için referans olmasını umut ediyor, gerek küresel gerekse Türkiye'nin sürdürülebilirlik amaçlarına ulaşabilmesi için bu toplu katkıyı, bir ilk çalışma olarak akademik dünyaya sunuyoruz.
Ertuğrul Zengin Bu kitapta, Türkiye İslamcılığının önde gelen isimlerinden Atasoy Müftüoğlu’nun entelektüel-politik bir şahsiyet olarak düşüncelerinin oluşumu tarihsel gelişme çizgisi içerisinde incelenmiştir. 1960’ların sonunda yazı hayatına başlayan Müftüoğlu’nun kendi düşünce çizgisini oluşturma bakımından ilk büyük çıkışı 1978 yılında basılan Firak kitabıyla olmuştu. 1980’ler ve 90’lar boyunca son derece üretken biçimde görüşlerini kitap ve dergilerde Türkiye kamuoyuyla paylaşan Müftüoğlu'nun şahitliği 2000’ler sonrasında günümüze kadar aralıksız ve istikrarlı bir biçimde sürmüştür.
Türkiye'de evrenselci-devrimci İslamcı çizginin önde gelen isimlerinden olan Müftüoğlu’nun düşüncelerine dair bir tartışma olarak bu kitabı İslamcılık çalışmaları okuyucularının dikkatine sunuyoruz. Müftüoğlu çizgisi, Türkiye İslamcılığı portresinin önemli bir bileşeni olarak dikkate değer olmaya gelecekte de devam edecektir.
Fikir ve Hareket İncelemeleri dizisi ile İslamcılığın fikri birikimini yansıtan ve hemen hemen her alanda karşımıza çıkan temel isimler, dergiler, meseleler hakkında bir çerçeve ve özgün bir bakışın ortaya konulması amaçlanmaktadır. Dizide yer alacak kitaplar, İslamcılık düşüncesinin farklı alanlarında merak edilen mevzuları kapsamaktadır. Bu çerçevede, meselelerin temel bir zeminde ve giriş düzeyinde anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Adem Sağır, Alev Erkilet, Köksal Alver, Lütfi Sunar, Özgür Arun, Seran Demiral, Uğur Zeynep Güven Beğeniler günümüz insanı için sosyal yaşamın merkezi bir konusuna dönüşmüştür. Müzikten yemeğe, giyimden tatile, konuşma biçiminden mekâna kadar beğenilerle ilgili meseleler gittikçe daha fazla öne çıkıyor. Dolayısıyla bireysel ile sosyalin kesişiminde yer alan beğeniler toplumsal değişimi anlamak bakımından her zamankinden daha fazla değer içeriyor. Elinizdeki kitap İLEM İhtisas Toplum Çalışma Grubu’nun 2016 Bahar döneminde gerçekleştirdiği seminer dizisinden derlenen altı yazıdan oluşuyor. Yazılar ağırlıklı olarak gündelik hayatta yaşanan toplumsal değişimi beğeniler üzerinden tartışıyor. Ülkemizde yeni yeni gündeme gelen beğeni sosyolojisi alanına temel bir katkı olacak bu eserin yeni tartışmaların zemini olması amaçlanmaktadır.
Mehmet Münip Babur Düşünce kuruluşları dünyada bir asrı, Türkiye'de yarım asrı geride bırakmışlardır. Batı'da özellikle ABD'de çok etkili kuruluşlar hâline gelmişlerdir. Küreselleşme süreciyle birlikte Küre üzerinde yayılmış ve sayıları ciddi şekilde artmıştır. Bu kuruluşların, Türkiye'de 2000'li yıllardan itibaren etkileri, görünümleri ve sayıları dikkate değer oranda artmıştır.
Böylesine önemli bir konuyu ele alan bu çalışma, sosyal bilim alanlarının farklı disiplinlerinde çalışan bilim insanlarını, toplumun okuryazar (literati) kesimini ve daha genel olarak tüm toplumu okuyucu kitlesi olarak hedeflemiştir.
Bu çalışma, Türkiye'de düşünce kuruluşları üzerine yapılan en kapsamlı ve alanında öncü doktora çalışmalarından birinin kitaplaştırılmış hâlidir. Kitap çalışması, alandaki güncel gelişmeler kapsamında en son verilerle güncellenmiştir. Bu hâliyle gerek işin uzmanlarına gerekse konuya ilgi duyan genel okura, kapsamlı bir literatür çalışması ve saha görüşmeleriyle desteklenmiş zengin bir içerik sağlamaktadır.
Çalışmada, öncelikle genel itibarıyla düşünce kuruluşlarının tanımları, tarihsel süreçleri ve tipolojileri ele alınmıştır. Ardından Türkiye'de düşünce kuruluşlarının karşılaştıkları sorunlar ele alınmış ve paydaşlarla ilişkilerine değinilmiştir. Ayrıca dünyada ve Türkiye'de bu kuruluşların genel görünümüne ilişkin güncel verilerle desteklenen bir resim ortaya konulmuştur. Daha sonra farklı bağlamlar üzerinden bilgi, iktidar ve politika alanının inşasında üstlendikleri rol ve işlevlerine ilişkin değerlendirmeler yapılmıştır. Nihayet çalışma, kapsamlı bir sonuç ve değerlendirmeyle sona erdirilmiştir.
Leonard J. SWIDLER, Reuven FIRESTONE, Mehmet ESGİN , Kenan ÇETİNKAYA Birlikte yaşama kültürü ve diyalog, huzurlu bir toplumun oluşmasında hayati rol oynayan olgulardır. Asırlar boyunca kendi geleneğimizde ve kültürümüzde yaşattığımız bu değerleri, yirmi birinci yüzyılda yeni okumalarla tekrar hatırlamalıyız. Bunu yaparken de birlikte yaşamanın genel esaslarından birisi olarak karşıdakini de dinlemeli ve onun da birlikte yaşama ilişkin neler düşündüğünü anlamaya çalışmalıyız.
Bu kitabı, işte bu açıdan düşünebilirsiniz. Beş farklı geçmişe sahip akademisyenin, birlikte yaşama ve diyaloğa dair kıymetli makalelerini bir araya getirdik. Katolik, Anglikan, Yahudi ve Müslüman bakış açılarıyla birlikte yaşama, önyargılar ve diyalog meselelerini ele alan elinizdeki kitap, Türkiye'deki diyalog ve birlikte yaşama kültürüne entelektüel düzeyde katkı yapmayı amaçlıyor.
Annamaria Csiszer, Emine Akçadağ Alagöz, Emre Gündoğdu, Hakkı Göker Önen , Hayriye Asena Demirer, Idlir Lika, Keisuke Wakizaka, R.A. Yunus TURAN, Viktoriia Demydova, Yavuz Çilliler The idea of writing this book originated from the need to provide an up-to-date textbook for students of “Comparative Modernisation”. Nevertheless, it is designed to be of use to general readers with an interest in the subject by offering a compact history of the modernisation of various political systems. It informs readers about the modernisation histories of Türkiye, France, Russia, China, Iran, Japan and Hungary.
As Rustow pointed out, an initiative to understand modernisation with a single analytical framework in each political unit is impossible. A common framework would not neatly fit cases in different geographies and societies. Research on the Middle East may stress the influence of the Ottomans, Islam and the Eastern Question while research about Africa may involve the process of decolonisation, African socialism and blackness.
Concordantly, each book chapter about the modernisation of a political unit in this study comprises both the chronological advances in this unit in light of its unique historical conditions and a comparison of them with the intellectual, economic, social and political developments in the West in order to identify similarities and differences.
Adem Sağır, Erdener Gülenç İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinde en çok konuşulan konular arasında yer alan laboratuvar çalışmaları, bilim insanının laboratuvardaki “egzotik” dünyasına yeniden odaklanılmasına ve bilim-toplum ilişkisinin yeniden gündeme getirilmesine neden oldu. Tüm dünyada ortaya çıkan ve artan aşı tartışmaları ile laboratuvarın kendisinin bir nesne olarak toplumsal alanda farklı örüntüler açığa çıkarması, öznenin ötesine uzanan bir anlam arayışını da kaçınılmaz kıldı. Aktör ağ teorisi, salgınlar çağında ortaya çıkan toplumsal davranışları ve tutumları açıklamak için kullanışlı durmaktadır. Çünkü artık Ulrich Beck'in risk toplumu yaklaşımı, bugünün dünyasını açıklamak için yeterli değildir. Beck'in, Baudrillard'ın, Foucault'nun ve Bauman'ın mirasının öldüğü bir çağa adım attık. Bugünü açıklamak ve geleceği konumlandırmak için daha fazlasına ihtiyacımız var görünüyor.
Pandeminin başlangıcı, ortası ve sonu varsa her üç evrenin de ortak noktası bilime, doktorlara ve siyasetçilere güvensizliğin aşı tereddütünü besleyen bir damar olmasıdır. Bu ortaklık; çiplerle dünyayı ele geçirmeye çalışan devletlerin varlığına, ilaç şirketlerinin üzerinden zenginlerin daha zengin olacağı bir sürecin yaratıldığına iman eder vaziyette inanan tipolojileri karşımıza çıkardı. Bu noktalar bize, pandeminin sonrasını konuşmak için "aşı tereddütü" kavramının oldukça kullanışlı olduğunu göstermektedir. Çünkü dünyanın düz bir tepsi olduğuna ya da öküzün boynuzları üzerinde durduğuna inanan eski zaman dünya görüşüyle, aşılara yerleştirilmiş çiplerle dünyayı ele geçirmek isteyen güçlerin varlığına inanan şimdiki zamanın dünya görüşü aynı paydada birleşiyor.
Roger A. Hart Günümüzde insanların doğa ile ilişkileri dünyanın karşılaştığı en büyük sorundur ve dünyanın her yerinde genç insanlar çevresel eyleme çok büyük ilgi göstermektedir. Birçok ülke hem yurttaşların çevreyi yönetmesindeki rolü üzerinde, hem de çocukların kendilerinin ve toplumlarının geleceklerini şekillendirmeyle ilgili hakları ve sorumlulukları üzerinde köklü bir yeniden değerlendirme yapmaktadır.
Çevre eğitimiyle ilgili dünyadaki en büyük otoritelerden biri tarafından yazılmış olan bu kitap, eğer katılımları ciddi bir biçimde ele alınır ve onların gelişen kapasiteleri ve biricik güçleri dikkate alınarak planlanırsa, çocukların sürdürülebilir kalkınmada çok değerli ve uzun süren bir rol oynayabileceklerini göstermektedir. Doğrudan katılım yoluyla çocuklar gerçek bir demokrasi anlayışı ve kendilerine ait bir yeterlik ve sorumluluk duygusu geliştirebilirler. Fiziksel çevrenin planlanması, tasarımı, izlenmesi ve yönetimi çocukların katılımı açısından ideal bir alandır çünkü çocukların çevreye olan bağlılıkları çok güçlüdür.
Kitap; eğitimciler, planlamacılar ve çevreciler için çocukların katılımıyla ilgili kuram ve uygulamaları ve bunun demokrasi ve sürdürülebilir toplumlar için önemini anlatmaktadır. Çocukların toplumlarını etkileyen konulardaki sorunları tanımladıkları ve aktif biçimde eleştirel ve düşünsel katılımcılar olarak yer aldıkları gerçek katılıma vurgu yapmaktadır. “Çevre” çok geniş biçimde yorumlanmaktadır; örneğin, konut planları yapma ya da oyun parklarını tasarımlama gibi konuları içermektedir. Ayrıntılı örnek olay incelemeleri hem Kuzey'den, hem de Güney'den kent ve kırsaldaki yoksul ve orta sınıf toplumlarından örnekler sunmaktadır. Öğretmenler, grup kolaylaştırıcıları ve toplum liderleri içinse çevre projelerinde genç insanları içermede örgütleme ilkeleri, başarılı modeller, pratik teknikler ile kaynakları sunmaktadır.
Ahmet Yıldırım, Behlül Tokur, Cevdet Kılıç, Ejder Okumuş, Harun Şahin, İbrahim Ethem Arıoğlu, Murat Demirkol, Mustafa Macit, Özcan Güngör, Sefer Yavuz Günümüzde artan intihar olayları, uyuşturucu kullanma oranlarının ilkokul seviyelerine inmesi, şiddetin pek çok versiyonunun sürekli medya ve toplumda gözlemlenmesi, her şeyin tüketime konu edilmesi, yüce ve yüksek değerlerin sanki eskimiş gelenek gibi algılanması daha çok sosyal değişim evresi içerisinde bütün toplum üzerinde etki bırakmakta ve artık toplumun bütün katmanlarında görülerek etki etmektedir. Ancak biliyoruz ki değerlerini kaybetmiş ve başkalarının değerlerini yaşayanların dünyaya sunacakları yeni bir medeniyet olamaz. Çünkü başkalarının gölgesinde kalanların da kendi gölgeleri olmayacaktır. Ayrıca teoride kalan ve yaşanmayan değerler, denizin dibindeki inci gibidir. Değerlidirler ancak kullanılmadıkları için bir işe yaramazlar. İşte bu çalışmada değerlerin; bir yönüyle insanın davranışlarını yönlendirici bir güç olması sebebiyle psikolojiyi, toplumun yaşantısına etki eden yanıyla sosyolojiyi, her kültürün kendine has bazı değerler taşıması sebebiyle antropolojiyi ve her dinin toplumu düzene koyma ve mutluluğunu sağlama amacıyla getirdiği emirleri vasıtasıyla da tefsir ve hadis bilimini yakından ilgilendirdiği dikkate alınarak interdisipliner bir perspektif uygulanmıştır. Bir anlamda denizin dibindeki incilerin göz önüne farklı sunumlarla getirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın merkezi kavramları değerler ve toplum olarak belirlenmiş, bu çerçevenin tamamlanabilmesi için konular oluşturulmuş ve alanında uzman akademisyenler kaleme aldıkları bu konuları gözden geçirerek düzenlemişlerdir. Anlamlandırılması, bilgiye dönüştürülmesi ve bu bilginin de kişisel hayatlarımıza yansıyarak başkalarının gölgesinden kurtulup gerçek inci müminler olmamız dileğiyle...
Hakan ERKAL, Nazlı Ayşe AYYILDIZ ÜNNÜ, Jülide KESKEN, Derya KELGÖKMEN İLİC, Burak ÇAPRAZ, Tamer KEÇECİOĞLU Hayatın her anında olduğu gibi işletmelerin de hayatlarında kaçınılmaz olan değişim konusunu farklı perspektiflerden ele alarak sunmak istedik. Özellikle yönetim alanında farkındalığını arttırmak isteyen her kesimden çalışan, yönetici ve işletme sahibinin başvuracağı bir değişim yönetimi kaynağı yanında akademinin de ihtiyaç duyduğunu düşündüğümüz bir eseri sizlere sunuyoruz. Değişimin felsefesinden insan kaynakları yönetimine kadar farklı perspektiflerden değişimi keşfetmeniz için ...
Lütfi Sunar Toplumsal değişme nedir?
Toplumlar nasıl değişirler?
Değişimi açıklayan temel teoriler hangileridir?
Türkiye'de değişimin temel dinamikleri nelerdir?

Toplumsal değişim sosyolojinin tüm konu, kavram ve kuramlarını ilgilendiren temel bir alandır. Başlangıcından günümüze değin sosyoloji literatüründe değişimle ilgili çok sayıda açıklama ortaya çıkmıştır. Bu açıklamaların oluşturduğu birikimin kavranması bir sosyoloji öğrencisi için çok önemlidir. Değişimin anlaşılması toplumun işleyişini çözümlemek bakımından zorunludur.
Türkiye'nin toplumsal yapısı hızlı ve daimi bir değişim içerisindedir. Bu değişimin anlaşılması ve açıklanması için kapsamlı ve sürekliliği olan araştırmalara ve yeni perspektiflere ihtiyaç bulunmaktadır. Ancak ne var ki, toplumsal değişim, Türkiye'de sosyolojinin ilgisini çok fazla çekmemiştir. Alandaki kuramsal çalışmalar, kavramsal incelemeler ve ampirik araştırmaların sayısı çok azdır. Elinizdeki bu eser böylesi bir boşluğu doldurmak üzere Toplumsal Yapı Araştırmaları Programı kapsamında kaleme alınmıştır.
16 bölümden oluşan bu kitap, sosyolojide değişim ile ilgili kavram, kuram ve yaklaşımları incelemektedir. Aynı zamanda bir ders kitabı olarak da tasarlanan bu kitapta ele alınan konular yalın bir biçimde ele alınmış ve örnekler ile genişletilmiştir. Bölümlere eklenen kavram açıklamaları, biyografi yazıları ve okuma parçaları ile kitabın akışı rahatlatılmaya ve okuyucunun zihninde farklı pencereler açmaya çalışılmaktadır.
Aysel Okudan, Halil Ecer, İhsan Koçak, İhsan Seddar Kaynar, İsmail Güven, Mustafa Doğan, Mustafa Seydioğlu, Ömer Yılmaz, Recai Doğan, Sebahattin Şimşir, Sinan Miser, Solma Yel, Serkan Yorgancılar, Tecelli Karasu, Yasemin İpek Cumhuriyetin 100. Yılının Şafağında Türkiye

Osmanlı Devleti’nin mağlubiyeti kabul ettiği Mondros Mütarekesi’ni müteakiben haksız ve hukuksuz bir şekilde başta Anadolu olmak üzere Osmanlı coğrafyası parça parça işgale maruz kalmıştır. Mütarekenin imzalandığı gece başlayan İstiklal mücadelelesi gereğince Anadolu’nun özellikle azınlıkların hak iddia ettikleri bölgelerinde Şarkî Anadolu Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, İzmir Müdâfaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti, Manisa’da İstihlası Vatan Cemiyeti, Edirne’de Trakya-Paşaeli Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, Trabzon Muhafaza-i Hukuku Milliye Cemiyeti, Çukurova Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuştur. Daha sonraki askeri ve siyasi gelişmeler sonrasında da, İzmir’de Hareket-i Milliye ve Redd-i İlhak Teşkilatları, Adana Vilayeti Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti, Kozan Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti ve Sivas Valisi Reşid Beyin eşi Melek Hanımın öncülüğünde Anadolu Kadınları Müdâfaa-i Vatan Cemiyeti kurulmuştur. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşanın Samsun’dan başlatmış olduğu birleştirme hareketi ile kongreler süreci başlatılmış ve Türk Milletinin milli misakı yani Misakı Millisi tespit edilmiştir. Son Osmanlı Mebussan Meclisinde 28 Ocak 1920’de kabul edilen bu metin, Türk milletinin o yıllardaki kızıl elması olmuştur. İtilaf Devletleri bu gelişmelere elbette tepkisiz kalamamış ve 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmi olarak işgal etmişlerdir. Bu hadiseyi müteakiben 23 Nisan 1920 ‘de Ankara’da TBMM açılmıştır. Tamamen milli amaçlar etrafında teşkil edilmiş olan bu meclis, son Osmanlı Mebûsan Meclisinde kabul edilmiş olan Misakı Milli Esaslarını resmi olarak Türk milletinin kızıl elması olarak kabul etmiştir. Nedir Misakı Milli sorusunun cevabı açık ve net olarak şöyledir: İdari, adli, ekonomik ve kültürel yönden bütün kapitülasyonların lagv edilmesi ve de 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı esnada Türk askerinin hâkimiyeti altında olup, işgal görmemiş olan toprakların milli sınır olarak kabul edilmesidir. Asla bunlardan taviz verilmemesi söz konusu olup, ”ya istiklal ya ölüm “ şiarı doğrultusunda mücadeleye devam edilecektir. Elbette Misakı Milli ’de bu tarihte söz konusu sınırlar dışında kalmış olan tarih ve kültür coğrafyası da unutulmamış, Arabistan coğrafyası için de plebisit talep edilmiştir. Aynı talep Batı Trakya için de söz konusudur. Elbette yüzlerce yıldır İslam coğrafyası için büyük hayaller kurmuş, planlar yapmış olan İtilaf Devletlerinin Misakı Milliyi kabul etmesi mümkün değildir. Bu nedenle de öncelikle Anadolu’nun birçok bölgesinde isyanların çıkışına zemin hazırlanmıştır. Müteakiben de Osmanlı Hükümetine Sultan Vahdettin imzalamamış da olsa Sevr Anlaşmasını imzalatmışlardır. Diğer yandan da maşa olarak kullanılan Yunan ordusuna Anadolu içlerinde ilerleme emri verilmiştir. Güney Doğu Anadolu’da Fransızlara, Doğu Anadolu’da Ermenilere ve Batı Anadolu’da Yunan işgaline karşı yapılan askeri muharebeler sonucunda İstiklal Savaşı zaferle sonuçlanmıştır. 24 Temmuz 1923’te imzalanmış olan Lozan Anlaşması, Türkiye’nin tam istiklalinin batılı devletler tarafından resmen tescili anlamına gelmekte olup, aynı zamanda da ”tek devlet, tek millet, tek dil “ esasına dayalı üniter devlet esası kabul edilmiştir. Hemen arkasından da inkılaplar süreci başlamıştır. Bu tarihi gelişim içinde yaklaşık olarak 1000 yıldır bu bölgede hâkim olan İran Kaçar Türk Devleti vardır. Fakat İngiltere’nin kontrolü altında olup zaten Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunu müteakiben 1925’de İngiliz destekli Fars Pehlevi askeri darbesi ile ortadan kalkacaktır.
Daha Lozan öncesinde saltanatın kaldırılması ile başlamış olan inkılaplar sürecinde 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilan edilmesi yeni bir dönemin de başlangıcı olmuştur. Siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik olmak üzere hemen hemen her alanda yapılmış olan inkılaplar ile Sultan II. Mahmud döneminden itibaren başlanılmış olan ıslahatlara devam edilmiştir. Hedef, Türkiye’nin Mustafa Kemal Atatürk’ün göstermiş olduğu muasır medeniyet seviyesine erişilmesidir. Ancak değişen dünya şartlarında Türkiye, özellikle 1947 sonrasında açıktan açığa görünmez, karanlık baskı unsurları ile batılı devletlerin tehdit ve şantajlarına maruz bırakılmış, idari, adli ekonomik ve kültürel yönden yeniden kapitülasyonlara maruz bırakılmıştır. Ancak Kıbrıs Barış Harekâtı ile başlayan yeni istiklal hareketinde Batılı emperyalistlerin tek tek bütün barajları ve setleri yıkılmaya ve yeniden kapitülasyonlara karşı mücadele sürecine başlanmıştır. Misakı Milli ’nin farklı sebeplerden dolayı eksik kalmış olan kısımlarının tamamlanabilmesi için hali hazırda mücadele süreci devam etmekte olup, kültürel kapitülasyonlarla unutturulmuş olan Türkiye’nin bir yarımada oluşu ve Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi üzerindeki hakları hatırlanmaya başlanılmış “Mavi Vatan” ifadesi ile sınırlar çizilmiştir. Atatürk’ün 1921’de Azerbaycan Büyükelçiliğinin açılısında yaptığı konuşmada da ifade ettiği gibi Türkistan Coğrafyasına ulaşmada önemli bir menzil olan Kardaş Azerbaycan ile Karabağ üzerinde kucaklaşılmış ve müteakiben Türkistan Devletleri ile yüzlerce yıl önceki yakınlaşmaya doğru yol alınmaya başlanılmıştır. Bu işbirliği sürecinin 1926 Bakü Türkiyat Kongresi kararlarının çok daha ilerisine gideceği umut edilmektedir. Yani Gaspıralı İsmail Bey ve Hüseyinzade Ali Beyin büyük kızıl elması “Dilde Fikirde İşte “ birliğin önünde dağlar dayanamayacak gibi görünmektedir. İstikbalin göklerde olduğu bilincinde olan Türkiye, büyük engelleri aşarak savunma sanayinde çağ atlamıştır. Ülkenin birçok bölgesinde zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarına erişilmeye başlanılmış olması da bu olumlu gelişmeler içindedir.
2023 bu anlamda kutlu bir yıldır. Çünkü hemen hemen her alanda muasır medeniyet seviyesine erişilmiş olduğunu söylemek mümkündür. Ancak artık yeni hedef de belli olmuştur. Bu hedef, Muasır Medeniyet Seviyesi içinde en güçlülerden birisi olmak ve bulunduğumuz coğrafyada edilgen değil etkin olmayı başararak, yaklaşık 300 yıldır sömürge durumunda olan Türk Kültür ve tarih coğrafyasında yapılan zulümlere dur diyebilmektir.
İşte 29 Ekim 2023 bu anlamda bir asırlık ömrünü tekâmül ettirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin eşsiz doğum günü olma özelliğine sahiptir. Bu nedenle Dergimizin Aralık sayısı için 100. Kuruluş yılının anlam ve önemine binaen 100. Yılın Şafağında Türkiye (Dün-Bugün –Yarın) başlığı altında geçmişten günümüze ve geleceğe dair çıkarımlara da değinilecek makale ve röportajlara yer verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelecek hedefleri doğrultusunda değerli bilim insanlarının gece gündüz çalışarak büyük katkılar sundukları aşikârdır. Bu nedenle ülkemizin dünya devletleri ve halkları nezdinde elde ettiği saygınlık kapsamında, bölgesel ve küresel bir güç olarak bölgesel barıştan, dünya barışına doğru gelişim noktasındaki azminin, bilimsel çalışmalarla perçinlenmesinin bir gelecek vizyonu sağlayacağı düşünülmektedir. Bu vesileyle tüm bilim alanlarını kapsayacak şekilde değerli bilim insanlarını Türkiye Cumhuriyeti’nin 100 yıllık mirasının ve gelecek yüzyıldaki hedeflerinin tespitine çalışacak olan Demokrasi Platformu Dergisinin Haziran 2023 ve Aralık 2023 sayıları için değerli çalışma ve makaleleri ile bu sürece katılıma davet ediyoruz.

Baş Editor: Prof. Dr. Selma Yel

Ahmet Yıldırım, Cemal Hakan Dikmen, Çağdaş Erbaş, Derya Aktaş, Dilek Kocabaş, Dilek Memişoğlu Gökbınar, Dilruba İzgüden, Eda Evlioğlu Gezer, Erdal Eke, F. Burak Yerlikaya, Fulya Akgül Gök, Gizem Tan Eren, Gökhan Özkul, Gülay Bulgan, İnan Eryılmaz, Mahmut Sami Öztürk, Meyrem Tuna Uysal, Muazzez Yelsiz, Muhammed Kasım, Muhammed Yusuf Ertek, Murat Çakmak, Mustafa Zihni Tunca, Mücahit Avcı, Oğuzhan Çarıkçı, Onur Aktürk, Osman Daban, Samed Soy, Serdar Gezer, Sunay Güngör Gülsoy, Şefika Özdemir, Tuba Yüceer Kardeş, Ümit Arklan, Ümmühan Kaygısız, Veysel Demirer, Yılmaz Türker Sandıkcı Günümüzde tanık olunduğu üzere insan ve toplum yaşamında başta adalet, çalışma, eğiti m, ekonomi, finans, güvenlik, iletişim, kültür, nüfus, sağlık, sanat, siyaset, sosyal güvenlik, spor, ticaret ve turizm olmak üzere pek çok alanda olağanüstü bir dijital dönüşüm yaşanmaktadır. Bu durum, dijital insan ve dijital toplum olgularını öne çıkarmakta; ortaya çıkan yeni pratikler olumlu ve olumsuz yansımaları bakımından ciddi bir şekilde tartışılmaktadır. Belirtilen bu hususlardan yola çıkarak tasarlanan bu kitap çalışması, insan ve toplumun dijitalleşme süreciyle beraber nasıl bir değişim geçirdiğini, gelinen noktada sorun alanlarının neler olduğunu ve de ilerleyen yıllarda insan ve toplumu nelerin beklediğini çok farklı disiplinler üzerinden cevaplamayı amaçlamaktadır. Böylelikle çalışma hem ilgili alan yazına katkı sağlama hem de insan ve toplumun dijitalleşmesi alanında tartışılan hususlara yönelik güncel ve özgün bir perspektif sunma misyonunu üstlenmektedir. Ayrıca 2021 yılında yine Nobel Yayınevi tarafından yayımlanan "Yönetim: Dijital Çağın Yeni Normal Pratikleri" isimli eserin devamı niteliğinde olan bu çalışma, farklı üniversitelerden çok sayıda yazarı bir araya getirmekte ve 18 bölümden oluşmaktadır.
Pınar Aykaç, Bahar Aykan, Sena Kayasü, Mesut Dinler, Sarper Ataşer, Burcu Selcen Coşkun, Hasan Münüsoğlu, Şule Tepe ve Sena Temel Dünden Bugüne Bugünden Düne; kültürel miras, kimlik ve bellek inşa süreçlerinin birbirleriyle etkileşimlerini ve farklı ölçeklerde, muhtelif aktörler tarafından kurgulanış ve temsil biçimlerini Türkiye özelinde ele alıyor. Sosyal inşacı bir anlayış benimseyen bu derleme kitap, üç bölümden oluşuyor. İlk bölümdeki yazılar, Cumhuriyetçi ve Yeni-Osmanlıcı millî kimlik ve geçmiş anlatısı arasındaki çatışmaların somutlaştığı mekânları merkeze alıyor. İkinci bölüm, kültürel miras yönetiminin farklı aktörler ve aidiyet ilişkilerini içeren çok katmanlı ve karmaşık yapısını tartışmaya açıyor. Son bölümdeki yazılar ise “unutulmaya yüz tutmuş” geçmişi şimdide yeniden kurma ve canlandırma süreçlerine odaklanıyor.
Pınar Aykaç, Bahar Aykan, Sena Kayasü, Mesut Dinler, Sarper Ataşer, Burcu Selcen Coşkun, Hasan Münüsoğlu, Şule Tepe ve Sena Temel’in katkılarıyla…
Bilal Coşan Aile ve evlilik kavramlarına atfedilen değerin zaman içerisinde aşınması, birçok sosyal sorunun derinleşmesine neden olmaktadır. Nitekim son yarım asırlık süreçte evliliğin erken dönemlerinde artan boşanma oranları ve evliliğe olan ilginin azalması bu dejenerasyonun en tipik örnekleridir. Bireyin varoluş amacını haz/madde üzerine inşa etmesi ve her hadise karşısında rasyonel tavır alma uğraşı, “değer”lerine olan “tahammül” seviyesini azaltmaktadır. Bu durum, uzun vadede toplumsal düzeyde “önem” kelimesiyle anılan birçok “değer”in içinin boşaltılmasıyla sonuçlanmaktadır. İlk evlilik yaşının artışı da bu bağlamda ele alınması gereken konuların başında gelmektedir. Zira dünya genelinde evlilik oranları azalıp ilk evlilik yaşına girişte artışlar yaşanırken evli gibi birlikte yaşama (cohabitation) oranları zamanla artış göstermekte fakat evli gibi birlikte yaşama yaşına giriş sabit kalmaktadır. Bu minvalde bir değerlendirme yapıldığında insanların “birlikte olma” eğiliminin devam ettiği ancak bunu “evlilik” yoluyla sürdürmedikleri ya da daha geç dönemlerde evlenmeyle sonuçlandırdıkları görülmektedir. Zihniyette yaşanan dönüşümün bir uzantısı olarak ortaya çıkan bu durum, uzun vadede hem mikro (aile ve birey özelinde; evlilik uyumu/doyumu, boşanma riski, biyolojik riskler) hem makro (doğurganlık, çocuk ve yaşlı nüfus değişimi) düzeyde birçok sorunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Şüphesiz çalışma, evlilik için ideal bir yaş sunma ya da evlenmek istemeyenleri ötekileştirme uğraşında değildir. Bu çalışma, ilk evlilik yaşının artışının nedenleri ve muhtemel sonuçlarını sosyal politika açısından bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirmeyi hedeflemektedir.
Kürşad Atalar Türkiye’de İslamcı düşüncenin bazı dönüm noktaları, etkileyenleri, önde gelen isimleri vardır. Ercüment Özkan da bu kırılma noktalarından birine işaret etmektedir. Bu kitapta Özkan’ın düşünce dünyasındaki önemli dönüm noktaları ve faaliyetleri analitik bir gözle değerlendirilmiştir.
Özkan’ı Türkiye’deki İslamcılık akımı için önemli kılan en önemli unsur, mücadelesinden çok düşünceleridir. Özkan’ın hayat hikayesi bu düşüncelerin tarihsel açıdan konumlandırılma şansını vermekle beraber kendi dönemini izahı bakımından da önemli bir yere sahiptir. Bu bağlamda kitapta din-siyaset ilişkisi, modernite-gelenek eleştirisi ve yöntem olmak üzere üç ana başlık altında Özkan düşüncesinin profili çıkarılmaktadır.
“Fikir ve Hareket İncelemeleri” dizisi ile İslamcılığın fikri birikimini yansıtan ve hemen hemen her alanda karşımıza çıkan temel isimler, dergiler, meseleler hakkında bir çerçeve ve özgün bir bakışın ortaya konulması amaçlanmaktadır. Dizide yer alacak kitaplar İslamcılık düşüncesinin farklı alanlarında merak edilen mevzuları kapsamaktadır. Bu çerçevede, meselelerin temel bir zeminde ve giriş düzeyinde anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Ahmet Oktan, Ahmet Talimciler, Aslı Karamollaoğlu Favaro, Canan Uluyağcı, Gülgün Meşe, Güliz Gülçin Güzelgün, Huriye Kuruoğlu, Lale Kabadayı, Mehmet Oğulcan Turan, Nesrin Kula Demir, Nevin Yıldırım Koyuncu, Zühal Çetin Özkan Erkeklerin yarattıkları ve kendilerini egemen kıldıkları hegemonik ortam, zamanla geri dönerek kendilerini ezmeye başlamıştır. Ezilen erkek ise kendi ezikliğini örtbas etmek için kadını daha çok ezmeye çalışmıştır. Günümüz erkeği, bir yandan yeni yaşam tarzının getirdiği beklentiler, öte yandan yüzyıllardır devam eden “erkek olma” kriterleri arasında sıkışıp kalmış gibidir. Toplumsal vicdanı olan bazı erkekler, yaşanan bu sıkışmışlığın farkında. Pek çok erkek ise değişimin farkında olmayıp kadın-erkek eşitliği konusunun gündeme gelmesinin ve yıllardır sürdürdükleri iktidarın sarsılmasının yegâne sebebinin yine kadınlar olduğunu düşündükleri için sözel ve/veya fiziksel şiddetin dozunu artırmaktadır. Öyle görünüyor ki erkek kimliği üzerine düşünmedikçe şiddet hikâyeleri dinlemeye, okumaya ve yazmaya devam edeceğiz. Şiddeti üreten ve uygulayan zalim rolündeki temel aktör olan erkeklere dayatılan kimliğin ciddi bir şekilde yeniden sorgulanması ve bu bağlamda, değişen şartlara göre yeniden kurgulanması gerekmektedir.
Erkeğin özgürleşmesinin, günümüz şartlarında olması gereken gerçek kimliğini sağlıklı yaşamasının yolu, şu andaki mahpusluğunun farkında olmasından geçiyor. Bu mahpusluk ise geleneksel değerlerin dayattığı erkek kimliği ile modernizmin dayattığı erkek kimliği arasında sıkışıp kalmış olmaktan kaynaklanıyor. Bu durumdan kurtulmanın yolu özgürleşmekten, özgürleşmenin yolu ise kişinin kendisiyle yüzleşmesinden geçiyor.
Aysun Gür, Berna Akyüz Sizgen, Betül Tansel, Cihan Camcı, Ece Sağel-Çetiner, Erdem Çiftçi, Gökhan Gürdal, Nergiz Gündel, Zeynep Zafer Esenyel Yaşlanma, yalnızca bir sağlık konusu değildir. Yaşlanmanın; geriyatri ve geriyatrik hemşirelik, yaşlı bakımı, sosyal yardım gibi alanların birbiriyle örtüştüğü bütüncül bir anlamı da vardır. Bu bütüncül anlam, yaşamın ya da filozofların dediği gibi varoluşun kendisinden başka bir şey değildir. Varoluşun kendisi, yaşamın sonluluğunu aşan zamansal sürekliliktir. Gerontoloji, bu anlamda varoluşu yaşamımızda bölünmüş yaş dönemlerindeki rollerimizin ve kimliklerimizin ötesindeki bu süre-gidişini anımsama zamanıdır. Rollerimizi, kimliklerimizi aşan, otantik benliğimizi anımsama zamanı…
Bu kitap, yaşlanmaya bu varoluşsal açıdan katkı yapmayı amaçlıyor. Yaşlanmaya daha önce bakmadığımız pencerelerden bakıyor; onu edebiyat ve sinemadaki karakterlerle yorumluyor ve aynı zamanda yaşlanmayı; Freud ve Heidegger'in tekinsizlik, kaygı kavramlarıyla, yolda oluş hâliyle, yavaşlığıyla, Bergson'un bölünmeyen zamanında yaşamı duyma, belki de onunla hesaplaşma olanağı olarak öneriyor…
Fatma Başaran Prof. Dr. Fatma Başaran’ın hem alanda hem de bilimsel platformda yapığı 50 yıllık çalışmaların bir derlemesi niteliğini taşıyan kitap Türkiye’deki sosyal değişime ayna tutan bir eserdir. Hem birey bağlamında tutum, davranış ve değerleri incelerken hem de toplumsal bağlamda sosyal psikolojik çıkarımlarda bulunarak disiplinler arası zengin bir içerik sunmaktadır.
Eser; bireylerin sosyal, biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarına hizmet eden değerler ve tutumlar konusunda ülkemizin geçirdiği değişim ve dönüşümü gözler önüne sermektedir. Aynı zamanda ülkemizdeki gençlik sorunları, Türkiye’de beyin göçü, cinsiyet ayrımı ve sosyolojik yapı hakkında farklı bölgelerden edinilen bulguları Prof. Dr. Fatma Başaran Hoca’nın engin deneyimi ile aktarmaktadır.
Aybeniz Sarıçiçek İpekoğlu, Aybike Dinç, Dolunay Şenol, Ezgi Karmaz, Gıyasettin Yıldız, Gülden Filiz Önal, Mehtap Nur Bitmez, Merve Çetin Kılıç, Özge Gülver, Seda Taş, Yıldız Yavuz “Günlük alışkanlık, tutum ve uygulamalar ya da başka bir deyişle günlük "eylem, uygulama ve üretme tarzları", toplumsal etkinliklerin karanlık, gün ışığı görmeyen zemini olarak görülmedikleri zaman ve bu gecenin karanlığından ışığa doğru yol alan kuramsal, yöntemsel, sınıflamalara ve gözlemlere ilişkin bir dizi soru, bu araştırmanın ardına eklemlenebildiğinde amacımıza ulaşmış olacağız”.
Michel de Certeau

Gündelik hayat, modernliğin gösterici ışıkları altında belirsiz ve muğlak hâle gelen, açıkça müdahalelere sahne olduğu kadar örtük bir biçimde işlenen hem bir üretim hem de bir tüketim alanıdır. Bu alanda örtük olanın açığa çıkmasına, açıkta olanın da örtük yönlerinin anlaşılmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle çalışma, gündelik hayat alanı üzerinde etkili olduğu düşünülen temel noktaları belirleyerek bölümler hâlinde gerçekleştirilmiştir. Bölümlerin bir kısmında sadece teorik bilgi verilirken diğer kısmında hem teorik hem de uygulamalı saha çalışmaları gerçekleştirilerek alana katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma; kültür, müzik, bağımlılık, suç ve suç korkusu, mutluluk, düğün, çocuk, medya özelinde televizyon, sosyal medya ve erkeklik kimliği konularıyla birlikte gündelik hayatı fotoğraf üzerinden okuyarak metot olarak da görece sosyolojide yeni olan etnografi ve göstergebilim analiz yöntemleri kullanılarak gündelik hayat sosyolojisi alanına katkı sağlamayı hedeflemektedir.
Kurtuluş Öztürk Halil Hâlid Bey (1869-1931); akademisyen, gazeteci, parlamenter ve diplomat olarak yurt içi ve yurt dışında önemli vazifeler üstlenmiş çok yönlü bir Osmanlı entelektüelidir. Cambridge Üniversitesi’ndeki uzun hocalık deneyimi (1897- 1911), onu özellikle İngiliz ve Avrupa siyaseti konusunda döneminin en yetkin isimlerden biri haline getirmiştir. Ayrıca Cezayir, Sudan, Mısır ve Hindistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada yürüttüğü çalışmaları sebebiyle İslam dünyasını da yakından tanımaktadır.
Halil Hâlid Bey, Batı işgal ve sömürgeciliğine karşı Osmanlı Devleti’nin ve Müslüman Doğu toplumlarının hukukunu etkili bir şekilde müdafaa etmiş, olacaklar konusunda önceden uyarılarda bulunmuştur. Üstelik bütün bunları Avrupa’da İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak kaleme aldığı gazete yazıları, makale ve kitaplarıyla yapmıştır. Bu kitapta Halil Hâlid’in yaşam öyküsü, düşünceleri ve deneyimleri incelenmiştir.
Fikir ve Hareket İncelemeleri dizisi ile İslamcılığın fikri birikimini yansıtan ve hemen hemen her alanda karşımıza çıkan temel isimler, dergiler, meseleler hakkında bir çerçeve ve özgün bir bakışın ortaya konulması amaçlanmaktadır. Dizide yer alacak kitaplar, İslamcılık düşüncesinin farklı alanlarında merak edilen mevzuları kapsamaktadır. Bu çerçevede, meselelerin temel bir zeminde ve giriş düzeyinde anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Abdullah Durakoğlu, Ayşe Canatan, Ceyhun Akın Cengiz, Hüseyin Gazi Topdemir, İbrahim Orkun Oral, İpek Beyza Altıparmak, Kazım Sarıkavak, Nurten Gökalp, Süleyman Abanoz, Tarık Tuna Gözütok, Yasin Parlar İslam medeniyetinin önde gelen entellektüellerinden İbn Haldun (1332-1406) dünya düşünce tarihinin de emsalsiz örneklerinden biridir. Onun meydana getirdiği sistemler, sosyal bilimlerin çeşitli alanlarında yol gösterici olmuştur; özgün, farklı ve multidisipliner kuramı hâlâ etkilidir. İbn Haldun'un fikirleri, mevcut bilgi birikimi dâhilinde değerlendirilerek, günümüzün problemlerinin anlaşılması, açıklanması ve çözülmesinde bizlere rehberlik edebilecek niteliktedir. Ayrıca yeni görüşlerin yeşermesi, büyük düşünürlerin sağladığı zeminde mümkün olduğundan onun gibi öncü isimler sürekli araştırılmalı ve yorumlanmalıdır. Dolayısıyla İbn Haldun'un, İslam uygarlığının mensupları tarafından, en az Batılı araştırmacılar kadar, merak ve ilgiyle incelenmesi zorunluluk hâlini almıştır. Çalışmamızın da amacı, İbn Haldun'un çok yönlü mülahazalarını ortaya koyarak medeniyetimizin önemli bir temsilcisiyle ilgi bağının canlı tutulmasıdır. Bu kitapta İbn Haldun'un sosyal bilimlere getirdiği yaklaşım tarih, sosyoloji, siyaset, ekonomi, tıp, din, tasavvuf, insan, eğitim başlıkları altında ele alınmış; ayrıca bir devrin düşündürdükleri bölümünde İbn Haldun özelinde mütefekkire düşen sorumluluk sorgulanmıştır.
Eyyüp Sanay Bu kitapçık, İbni Haldun’un “Mukaddime” adlı eserinin Zakir Kadri Ugan tarafından yapılan Türkçe tercümesinin bir özetidir. Üç beş ciltten oluşan eserlerin tamamını okumak çoğunlukla mümkün olmamakta, okuyanlar için de zaman alıcı olmaktadır. Bir yazarın fikirlerini veya eserinin içeriğini tamamen okumadan anlamak veya anlamlandırmak ise eksik olmaktadır. Bu düşünceden hareketle yıllar önce yaptığım bu çalışmanın yayımlanmasının; siyasi hayata atılınca İbni Haldun’un fikir ve düşüncelerinin özellikle günümüz siyasetçileri için, sosyal bilimlerle uğraşan ve sosyal olaylar üzerinde kafa yoran kimseler için yararlı olacağını düşündüm. Ayrıca okunduğu zaman görüleceği gibi, İbni Haldun’un görüş ve düşüncelerinin yaşadığı çağda olduğu kadar günümüz sosyal, siyasi ve ekonomik hayatında da geçerli ve faydalı olacağı aşikârdır.
Ensar Çetin “Işık, Doğu'dan yükselir”.
Kendi tarihimizi unutarak sosyolojinin Batılı bir bilim olduğuna inandık. İtalyanlar, Giambatista Vico'yu tarih felsefesi ve sosyolojinin kurucusu; Fransızlar, Jean-Jacques Rousseau, Montesquieu, Saint Simon, Auguste Comte veya Emile Durkheim'ı sosyolojinin kurucusu; Almanlar, Karl Marx veya Max Weber'i sosyolojinin kurucusu ilan ederken biz sadece bunların hangisinin haklı olabileceğine odaklandık ve sosyolojinin aslında bizim toplumumuzdan doğan bir bilim olduğunu göremedik.
Evet, bu konuda da ışık Doğu'dan yükselmiştir. Ne Doğu'da ne de Batı'da henüz sosyolojinin olmadığı bir dönemde (14. yüzyılda) yaşamış olan İbn-i Haldun; Dünya Tarihi (el- İber) isimli devasa eserinin birinci kitabı olan Mukaddime'de (Başlangıç) çok açık bir şekilde “umran bilimi"nin (sosyoloji) inceleme konusunu tanımlamış, yöntemini belirlemiş, temel kavramlarını ortaya koymuş ve böylece bu yeni bilimin (sosyolojinin) kurucusu olmuştur.
İbn-i Haldun'u ilk sosyolog olarak kabul eden Ludwig Gumplowicz, İbn-i Haldun'un Mukaddime ile sadece Auguste Comte'tan evvel değil İtalyanların ilk sosyolog olarak göstermeye çalıştığı Giambattista Vico'dan da çok önce toplumsal hadiseleri tetkik ettiğini ve bu konuda derin fikirler ortaya koyduğunu belirtmiştir.
Diğer bir Batılı bilim insanı S. Frederic Dale'ye göre de “Güçlü rasyonalist geleneklere sahip Fransızlar, ilk olarak İbn-i Haldun'un 14. yüzyılda tasavvur edip tasarladığı tekerleği yeniden icat etmişlerdir”. İbn-i Haldun'un toplumların ve devletlerin sürekli evrilen koşullarına dair farkındalığı, onun sosyolog olarak görülmesini gerektiren nedenlerden biridir.
Mustakim Arıcı İslâm ilim ve düşünce mirasının 16. yüzyıla kadar ulaşan ana akımları-nı ve nazarî düşüncenin temel tartışma noktalarını Taşköprîzâde’nin eserlerinde bulmak ve onun bu akımları farklı düzeylerde sahiplendi-ğini, söz konusu tartışmalarda dirayetini ortaya koyduğunu görmek mümkündür. Bu yönüyle o, dönemine intikal eden ilmî birikimi har-manlayan, tek bir düşünce ekolünün içerisinde ele alınması pek de imkan dahilinde olmayan bir Osmanlı âlimidir. Taşköprîzâde’nin bu özelliğinin belki de en belirgin olarak görüldüğü sahalardan biri ah-lâktır. Bu çalışmada Taşköprîzâde’nin farklı sahalarda kaleme aldığı eserlerden yola çıkarak ve aynı zamanda kaynakları ve dönemindeki literatürle mukayese ederek onun ahlâk ve siyasete dair görüşlerini tartışmayı amaçladık.
Adem Levent, Ahmet Karakaya, Esra Kartal Soysal, Hakan Ertin, Kasım Kücükalp, Latif Karagöz, Lütfi Sunar, Metin Özdemir, Mevlüt Göl, Olkan Senemoğlu, Şaban Ali Düzgün İnsanın mahiyetine ilişkin tasavvurlar, tarih boyunca insani eylemlerin etik. politik ve metafizik yönelimlerini tayin etmiştir. Dolayısıyla ahlaki tercihlerden toplumsal örgütlenmelere, devlet düzenlerinden eğitim sistemlerine kadar ortaya çıkan birçok yapının, insanın ne olduğu sorusuna verilen cevabın doğrudan ya da dolaylı bir tezahürü olduğu söylenebilir. Bu sebeple insanın ne olduğu sorusu, her türden alem tasavvuru için merkezi bir mahiyet arz eder. Modernite. insanın mahiyetine dair klasik tasavvurları radikal bir şekilde dönüştürerek insanlık tarihindeki en önemli kırılmalardan birini ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple modern döneme ilişkin doğru kavrayışa ulaşmanın bir yolu. insan tasavvurunun bu dönemde geçirdiği dönüşümleri tespit ve analiz etmekten geçer.
Bu kitapta ağırlıklı olarak insanın mahiyetine dair, modern Batı düşüncesindeki tartışmalar ele alınmakta; çeşitli ilmi disiplinlerin oluşumunda ve dönüşümünde bu alanlardaki farklı insan tanımlarının etkisi değerlendirilmektedir. Ayrıca kitap, modernlikle birlikte ortaya çıkan dönüşümlerin islam dünyasındaki insan tasavvurlarını nasıl etkilediği sorusuna cevap sağlayacak şekilde, çağdaş İslam düşüncesinde yer alan çeşitli tartışmalara da yer vermektedir. Bu sayede okuyucular, köklü bir biçimde değişen evren ve insan tasavvurunun eş düzeyli ve eş zamanlı etkilerini takip etme imkanı bulacaklardır.
Süleyman Akdemir İnsanlık Anayasası Kavramı

DR. SÜLEYMAN AKDEMİR


İnsanlık tarihinde göçebe döneminin örf hukukunu, tarım döneminde Roma hukukunda magistraların geliştirdiği “formulalar” ile İslam hukukunda ticaretin de etkisiyle müçtehitlerin akit serbestliğini esas alan “içtihatlar” izlemiştir. Sanayi dönemi ve bilgi çağı sorunları tarım dönemi sorunlarından farklı seyretmesine rağmen cevaplar devlet merkeziyetçiliği içinde tarım döneminin kural ve yöntemleri ile aranmakta, hemen her çözüm devletten beklenmektedir. Günümüzde hukuk bolluğu içinde çözüm azlığı hatta yokluğu süreci yaşanmaktadır.

Bu eseri diğerlerinden ayıran yön, çağımıza ilişkin çözümleri yeni anlayışlarla bulmaya yönelik bir başlangıç ve farkındalık oluşturma girişimi olarak özetlenebilir. Yazar, çağdaş sorunların çözümüne ve gelecek uygarlık ile hukuk düzeninin oluşmasına bir başlangıç olarak “İnsanlık Anayasası Kavramı”nı ele almış, tanımlamış ve insanlığı sanayi dönemi ile bilgi çağı hukuk düzenine taşıyacak temel ilkelerle bu konudaki yöntemleri geliştirmeyi amaçlamıştır. İnsanı ve özellikle de insanlığı merkeze alması olaylara hem bakış şeklini hem de yöntemini farklı kılmıştır.
Alev Erkilet, Ammar Kılıç, Ayşen Baylak Güngör, Büşra Bulut, Lütfi Sunar, Mahmut Hakkı Akın, Mehmet Erken, Necdet Subaşı, Vahdettin Işık 1960-1980 arası dönem Türkiye’de üzerinde çok konuşulmakla birlikte hakkında az bilgi sahibi olunan bir dönemdir. Bu çalışma; bu kritik dönemin hikâyesini görseller üzerinden anlatmaktadır. 1960’larda diğer fikir akımları gibi İslamcılık da daha görünür bir hâle gelmiş
ve iddialı bir dil kazanmıştır. Bu açıdan 1960Tar,Türk siyasal ve entelektüel hayatı için çeşitli başlangıçları bünyesinde barındırır ve sonrasını anlamak bakımından hayati önemdedir. Bu kitap, 1960'lardan itibaren Türkiye’de İslam’ın yeni kamusal tezahürlerinin ortaya çıkışını ele almaktadır. Bu amaç doğrultusunda kitap,dergilerden seçilmiş görseller etrafında örülmüştür. Kamusallaşan İslam adını koyduğumuz bu eser bize bastırılanın geri dönüşünü anlatıyor. Kitabın sayfaları açıldıkça İslam’ın kamusal hayatta yavaş yavaş belirginleşen bir görünürlük kazanmasına şahitlik ediliyor. Her bir sayfada farklı bir veçhenin tezahürü okuyucuyu bekliyor. Konuyu görseller üzerinden ele alan bu çalışma, Türkiye entelektüel tarihinin anlaşılmasında yeni bir ufuk sunuyor.
Saffet Karayaman Her insan, yaşam süreci boyunca özel ya da iş hayatında birtakım kararlar vermek durumundadır. Karar vericiler, karşılaştıkları bir sorunda ya da durumda birtakım zihinsel süreçler sonucunda bu kararları alırlar. İşte bu zihinsel süreçler aşamasında tecrübelerimiz, değerlerimiz, kültürel kodlarımız, önyargılarımız, inançlarımız devreye girer. Bu referans değerler, alınan kararda son derece etkilidir.
Bir sorunu karar vericiye sunarken onun önemsediği referans değerler de kullanılarak süreç manipüle edilebilir. Çerçeveleme etkisi olarak ifade edilen bu etki, problemin sunumu esnasında, istenen çözüm yolunun da gizli ya da açık olarak bu sunum içerisinde verilmesidir. Bir sorunun takdimindeki vurgular, karar vericinin çözümünün odağını oluşturur.
Toplumun yönlendirilmesinde ustaca kullanılan çerçeveleme, cehalet zemininde daha çok yer bulur. Çerçeveleme uzmanları, toplumun algısını yönetmek için etkin olan değerleri, simgeleri, örf ve âdetleri, inançları yoğun olarak kullanırlar.
Bu kitap, yalnızca kararlarımızı alırken değil karşılaştığımız veri sağanağını sağlıklı bir şekilde yorumlayıp doğru tutumlar geliştirmemize katkı sunabilir. En azından algı yönetimi tuzaklarına karşı bir farkındalık oluşturmamızı sağlayabilir. Keyifli okumalar dileğiyle...
Süreyya Su, Arif Aytekin “… pürtüklü uzamlar, oluş'un yani organsızlaşmanın önüne devamlı sınırlar çeken yapılardır. Buna karşın kaygan-uzam ise, yaşamın saf oluş'lara açıklığını ifade eden sonsuz imkânlar düzlemidir”.
Efe Baştürk, İçkinlik Demokrasisi
Gilles Deleuze'ün düşüncesine giriş için bir kapı yoktur, birçok kapı vardır. Üstelik bu kapılar bir başlangıç yerine açılmazlar, onlar bir düşünce evrenine açılan geçitlerdir.
Kaygan Uzamda Hareketler, çağdaş Fransız düşüncesinin iki kült ismi olan Gilles Deleuze ve Félix Guattari'nin felsefesini çok yönlü irdeleyen bir metin.
Süreyya Su ve Arif Aytekin imzalı bu çalışma; günümüzde postmodern olarak adlandırılan çağdaş siyasal, toplumsal, kültürel ve sanatsal durumları açıklamak için Deleuze ve Guattari'nin ürettiği fikirlerin neden hayati derecede önemli olduğunu gözler önüne sermesiyle özellikle dikkat çekiyor.
Burada Deleuze’ün ve Guattari'nin; Hegel, Nietzsche, Heidegger, Leibniz ve Kafka'yla ilişkisi, olay felsefesi, oluş, virtüel, farklılık, çokluk, anti-ödipus, şizoanaliz, yersizyurtsuzlaşma, arzu ve organsız beden gibi temel kavramları inceleniyor. Deleuze'ün sinema felsefesinde Godard imgesinin kendine nasıl yer bulduğu tartışılıyor.
Kitapta ayrıca Guattari'nin arzu üzerine metinlerine de yer veriliyor. Düşünür, bu metinlerinde arzu kavramını cinsellikten sinemaya kadar farklı bağlamlarda ele alıyor.
Kaygan Uzamda Hareketler; Deleuze’ün ve Guattari'nin düşüncelerini anlamak ve anlatmak çabasının bir ürünü değil, onlarla çıkılan felsefi seyahatin bir anlatısıdır.
İbrahim Arslanoğlu Sosyolojinin dallarından hangisinde uzmanlaşmak istenirse istensin sosyoloji teorilerini bilmek gerekir. Her bilimde olduğu gibi sosyolojide de alan çalışmaları ancak doğru bir teorik çerçevenin kurulması ile gerçekleştirilebilir. Bunun için sosyoloji teorileri dersinden öğrenilecek bilgiler son derece önemlidir.
Türkiye'de yazılan kitaplarda iki şey dikkati çeker. Birincisi, yazan kişinin söylediklerinin anlaşılmamasıdır. Diğeri ise sözü çok uzatarak okurları bıktırmalarıdır. Bu nedenle kitaptaki konular öz olarak anlatıldığı için görece küçük hacimli bir kitap ortaya çıkmıştır. Ayrıca kitabın dili son derece sade ve anlaşılır olduğu için okurları sıkmayacağı gibi zevkle okuyacaklardır.
Kitap, başta lisans öğrencileri olmak üzere lisansüstü öğrenciler ile araştırmacılara ve meraklı okurlara son derece faydalı olacaktır.
Ali Bayrakdaroğlu, Aysel Gündoğdu, Burcu Kümbül Güler, Burçak Boz Yaman, Çağatay Mirgen, Çağlar Özbek, Ekim Akkuş, Funda Bayrakdaroğlu, Hatice Hicret Özkoç, Hilmi Etci, Levent Karadağ, Meryem Tekin Epik, Müge Adnan, Onur Doğan, Özge Korkmaz, Özlem Güzel, Serap Özen, Taner Dalgın, Ümit Deniz İlhan, Yusuf Tepeli, Zeki Atıl Bulut “Yeni nesil turistlere yönelik ne tür hizmetler sunmak gerekir?”
“İnternetten alışveriş hiç bana göre değil!”
“Ben öyle sanal paraya filan yatırım yapamam.”
“Bu işten çok sıkılırsam hemen istifa ederim.”
“Gelecek beni o kadar çok korkutuyor ki…”
“Bizim zamanımızda hiç böyle dersler yoktu!”

Birbirini anlayabilmek! İşte bütün mesele bu. Ancak o kadar kolay olmuyor çünkü dünya değişiyor ve bu değişim her kuşaktan insanı kökten etkiliyor. Genç kuşaklar yaşlıları eleştiriyor, yaşlı kuşaklar gençleri… İlk kitabımızda kuşaklar arası farklılıkları anlayabilmek ve çeşitli “çatışmaları” tatlıya bağlayabilmek üzere yola çıkmıştık. Ortaya çok farklı disiplinlerden güzel bir çalışma çıkmıştı.
İlk kitabımızın devamı niteliğindeki bu kitapta yeni konulara değinmeye çalıştık. Umarız siz okuyucular için verimli ve değerli bir çalışma olmuştur. Biliyoruz ki; kuşakları anlamak için bu kitapta ele alınan bakış açılarından başka perspektifler de incelenmeye değerdir.
Hatice Hicret Özkoç, Funda Bayrakdaroğlu “Gençlerle tatile çıkmayı kafam kaldırmıyor benim…”
“İş yerinde benden daha büyük kimselerle bir türlü aynı dili konuşamıyorum…”
“Bu yeni nesil de hiçbir şeyden mutlu olmuyor ki…”
“Anne ya, bırak bu eski tedavi yöntemlerini…”
“Seçmenlere yaklaşımımız nasıl olmalı acaba? Gencine yaşlısına aynı dili mi kullanarak ulaşmalıyız?”
“Eskiler hâlâ faturalarını bankaya giderek ödemeye devam ediyorlar… “
“Emekli olduktan sonra sosyal medyadan çıkmaz oldu… “

Sanıyoruz ki pek çoğunuza bu ifadeler oldukça tanıdık gelmiştir. Farklı yaş gruplarında olan bireylerin bu farklılıklarını günlük yaşantıda aldıkları kararlardan tutun da yemek alışkanlıklarına ve sigorta tercihlerine kadar oldukça geniş bir yelpazede yaşamlarının her alanına yansıttıkları görülmektedir. Bu farklılıkların nedenlerinin ve temellerinin açıklanması çabası ise özellikle son yıllarda ilgi çeken konulardan biri haline gelmiştir. Bu aşamada hareket noktası olarak kuşak kavramının ele alınması ve bu farklılıkların kuşaklar üzerinden irdelenmesi ise oldukça başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu kitapta, kuşak kavramı yaşamın içinde olan pek çok yön ile ele alınmaya çalışılmış ve her bir alanın uzmanları tarafından kaleme alınmıştır. Elbette ki, dokuz farklı disiplin açısından konuyu ele almak yeterli değildir. Ancak bir başlangıç çalışması olarak hem okurlara yol gösterici olması arzulanmakta hem de farklı alanlarda benzer bir devam çalışmasının yapılabilmesi için ışık tutması amaçlanmaktadır.
Celaleddin Serinkan Günümüzün yoğun rekabet ortamında işletmelerin ayakta kalabilmeleri oldukça zorlaşmıştır. Yöneticilerin uyguladıkları babadan kalma yöntemler artık yeterli olamamaktadır. Gerek ülkemizde gerekse de dünyada başarılı olmak isteyen tepe yöneticilerin uygulamak durumunda oldukları pek çok yeni yaklaşımlar ve teknikler bulunmaktadır. İşletmelerin başarısını arttıran yeni yönetim yaklaşımlarının iyi şekilde uygulanabilmesinin de temel koşulu Liderlik ve Motivasyon‘dur.
Bu kitapta, yöneticilere, eğitimcilere, öğrencilere ve bu konuyla ilgilenenlere yararlı olacak geleneksel ve modern Liderlik ve Motivasyon yaklaşımlarından bahsedilmektedir.
Levent Bayraktar Medeniyet tasavvuru ifadelerinin sıklıkla kullanıldığı günümüzde, bu terimin asıl muhtevasının ve anlamının tahakkuk etmesi için medeniyetin felsefî bir birlik ve âhenk üzerine kaim olduğunu ve olabileceğini idrak etmek zorunludur.
Medeniyet ve Felsefe, bu iki alanın karşılıklı ilişkilerini ve birbirlerine neler borçlu olduklarını gündeme getiren bir çalışmadır. Bu alanları incelemeye ve irdelemeye bir davet olarak görünmektedir. Medeniyetimizin felsefî şuuruna varılabilmesi ve felsefî kritiğinin yapılabilmesi için yürünecek yolda bir işaret taşı olarak okunabilecek bu kitapta bir araya getirilmiş bulunan çalışmalar daha önce makale, bildiri ve konferans olarak sınırlı bir muhataba ulaşmışlardı. Şimdi Türk Düşüncesinin temel gündem maddelerinden biri olan bu konu daha geniş bir okuyucu kitlesinin ilgisine sunulmaktadır.
Dileriz bu eser; felsefesiz bir medeniyet tasavvurunun nâkıs olacağını kavramak için bir vesile olsun.
Kemal Eroğluer Bilimsel, kültürel ve teknolojik gelişmeler, insanlık tarihi boyunca birikimli olarak yaratılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiden çok daha fazlasının son 300 yıllık dönemde üretilmesini sağlamış, insanlık hiç olmadığı kadar hızlı bir şekilde ve çok kısa sürede farklı bir aşamaya geçmiştir. Sanayi Devrimi ile başlayan süreç, yönetimin bilimsel olarak incelenmesini sağlamış, örgütler toplumsal yapının temel unsuru hâline gelmiştir. İletişim ve bilişim teknolojileri alanında yaşanan büyük ve hızlı gelişmeler küreselleşmenin önünü açmış, ülkelerin fiziksel sınırlarının ötesinde bilgi paylaşımına ve ticaret yapılmasına olanak tanıyarak dünyayı mobil cihazlar vasıtasıyla ulaşılabilir hâle getirmiştir. Her alanda yaşanan yoğun bilgi üretimi ve paylaşımı bilgi çağının kapısını açmış, insanlığa muazzam kolaylıklar ve imkânlar sunarken bir yandan da insanı ve yaşadığı çevreyi tehdit eder hâle gelmiştir. Ortaya çıkan yeni dünya düzeni, yeni ekonomik sistemler ve yeni örgüt modellerini zorunlu hâle getirmiştir. Bu gelişmeler örgütlü toplumu kaçınılmaz hâle getirmiş, örgütlerin toplum içindeki rolü ve önemini sürekli olarak artırmıştır.
Bu kitapta; örgüt, örgütü oluşturan unsurlar, örgüt yapısı ve türleri, toplumsal yaşamda var olan örgüt türleri, örgüt yapısı ile ilişkili olan temel kavramlar ve açıklamaları ile örgüt yapısının gelecekte nasıl şekilleneceği, geleceğin karmaşık, belirsiz ve muğlak dünyasında örgütlerin durumu ve rolleri yanında son dönemde yaşanan küresel salgının örgüt yapıları ve faaliyetlerine olan etkileri üzerine değerlendirmeler yapılarak araştırmacı ve konuya ilgisi olan okuyuculara multidisipliner bir bakış açısı sunulmaya çalışılmıştır.
Ahmet Mazlum, Eren Alkan, Hasan Yeniçırak, M. Yavuz Alptekin, M. Zeki Duman, Mihriban Şenses, Savaş Taş, Volkan Ertit, Zeynep Hiçdurmaz Modernite sözcüğü etimolojik olarak şimdi, hemen şimdi; kavram olarak ise yeni olan, yeni hayat tarzı, moda, yeni moda, yeni yaşama biçimi anlamına gelmekte; tarihsel olarak ve düşünce tarihi itibarıyla esasında üç süreç ile ilişkilendirilmektedir. Bunlar sekülerleşme, bireyselleşme ve akılcılaşmadır. Sekülerleşme süreci daha çok Reformasyon’un sonucudur. Akılcılaşmayı yeniden canlanan bilim merakı ve Rönesans'a bağlamak mümkün ise de bireycilik, bütün bu süreçlerin bileşkesi olarak görülebilir. Bununla birlikte Reformasyon olmasa bunların hiç birisinin kâmilen tezahür edemeyeceği de bir gerçektir. Reformasyondur ki Avrupa'yı ve Avrupa toplumlarını kabaca bin yıllık prangalarından boşaltmış ve demir kafesinden kurtarmıştır. Bundan sonra her şey çorap söküğü gibi bir diğerini takip etmiş ve süreç; kapitalizme, sanayileşmeye, kentleşmeye ve bütün diğer ilgili süreçlere uzanmıştır. Bu kitapta moderniteyi; anlatan, açıklayan, analiz eden ve yorumlayan dokuz bölüm bulunmaktadır. Bu dokuz bölümün ana başlıkları şöyle sıralanmaktadır:
• Modernite-Modernizm-Modernleşme: Tanımlar, Teoriler ve Kuramsal Eleştiriler
• Reformasyon ve Dinsel Devrimlerin Modern Toplumun Oluşumuna Etkisi
• Bireycilik, Bireyselleşme ve Modern Toplumun Oluşumu
• Aydınlanma Düşüncesi: Rasyonalitenin Gelişimi ve Modern Toplumun Oluşumundaki Rolü
• Bilim Devrimi, Modern Bilimin Doğuşu ve Modern Toplumun Oluşumuna Katkıları
• Politik Devrimler ve Modernite: 1688 İngiliz Şanlı Devrimi ve 1789 Fransız Devrimi'nin Modern Toplumun Oluşumuna Katkıları
• Sanayi Devrimi, Sanayileşme ve Modern Toplumun Gelişimine Katkısı
• Kapitalizm ve Modern Toplumun Oluşumundaki Yeri
• Kent, Kentleşme ve Modern Toplumun Oluşumundaki Rolü
Abdulkadir Yıldız, Deniz Say Şahin, Fatma Başalan İz, Fatma Hastaoğlu, Ferdi Başkurt, Gökhan Kurt, Gülüşan Özgün Başıbüyük, Hasan H. Başıbüyük, Hatice Oğuz Özgür, Işıl Kalaycı, İbrahim Eroğlu, İbrahim Kaygusuz, Meral Timurturkan, Mert Usta, Metin Özkul, Meyrem Tuna Uysal, Özge Kutlu, Özlem Özgür, Saadet Tiryaki, Sevinç Sütlü, Ümit Akca Yaşlı bireylere yönelik istismar ve ihmal davranışı, toplumun tüm sosyal ve ekonomik düzeylerinde yaygın olarak görülmektedir. Yaşlı istismarı; ahlak, ideoloji, kültürel durum, eğitim özellikleri ve günlük yaşam deneyimleriyle şekillenebilen, tıbbi, sosyal, kültürel, ekonomik, yasal ve etik bir sorundur. Yaşlı istismar vakalarında mağdurların güvenliğini sağlamak, failleri eylemlerinden sorumlu tutmak, konuyla ilgili politika geliştirmek için disiplinler arası çalışmaya ihtiyaç vardır.
Bu kitap, multidisipliner bir anlayıştan hareketle yaşlı istismar ve ihmali kuramları, demografik özellikleri, istismarın biyolojik temelleri, beden politikaları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, engellilik gibi konu başlıkları ile olguyu ortaya koymakta; istismarın medyadaki görünümlerini, etik ve yasal süreçlerini, sağlık üzerine olan etkilerini tartışmakta ve bilim insanları tarafından çözüm önerileri sunan yazıları bir araya getirmektedir.
“Yaşlı bireyler, kendilerini güvende hissedecekleri ortamlarda onurlu bir şekilde yaşamalı, istismar ve ihmalden korunmalıdır”.
Emre Öztürk Bugün, nörososyoloji ve nöropragmatizm, sosyal araştırmanın mahiyetini farklı kaynaklarla güçlendirme ve daha canlı, daha diri ve daha etkili söylemlerle ayağa kaldırmak adına oldukça önemli gündem maddeleri sunan özgün iki başlık olarak öne çıkıyor. Nörososyoloji, nörobilimsel incelemelerin son derece gelişkin olduğu çağımızda, sosyolojiyi nörobilimlere yaklaştırmanın avantajları üzerinde odaklanırken sosyolojiye yeni teorik ve pratik açılımlar kazandırmanın yollarını sorgulamaktadır. Nöropragmatizm ise bir yandan felsefeyi nörobilimlerle birlikte düşünmenin indirgemeci olmayan alternatiflerini üretirken öte yandan nörobilimleri de insanı pragmatist felsefe ışığında etkileşimsel bir vukufla anlamaya davet etmektedir. Bu kapsamda elinizdeki metin; nörososyoloji ve nöropragmatizmi anlamak, temel içerimlerini yansıtmak, öne çıkan tezlerini tartışmaya açmak ve nörobilim incelemelerini sosyoloji ve felsefenin teorik mirasıyla birlikte değerlendirme iddialarında ne ölçüde başarılı olduklarını sorgulamak maksadındadır.
Mustafa Can, Nejla Günay, Ramazan Erhan Güllü, S. Gül Akyılmaz, Tuğba Eray Biber Osmanlılar, eski dünya kıtaları olarak bilinen bir coğrafyada, dünyanın en uzun ömürlü devletlerinden birini kurup yönetmek suretiyle üç kıtada birlik ve bütünlüğünü korumayı başardı. Bu başarıyı sadece askerî güce dayandırmak yanlış bir yaklaşım olacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti askerî gücünü kaybettikten sonra da yaklaşık üç asır daha varlığını koruyabildi. O hâlde bunu anlayabilmek için “Osmanlılar günümüzde kargaşanın hâkim olduğu Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'da huzur ve refahı nasıl sağlamıştı?” sorusunun cevabını aramak gerekmektedir. Böylece günümüzde farklı kültür ve inanca sahip toplumların birbirleriyle ilişkilerinin iyileştirilmesinin ve barışın nasıl sağlanacağının ipuçlarını bulmak mümkün olabilecektir.
Osmanlı Devleti, farklı köken, inanç ve kültürel özellikler taşıyan halkının inanç ve değerlerine müdahale edip engellemek yerine onları uyum içinde yönetmek hassasiyetini gösterdi. Toplumun karşılıklı saygı çerçevesinde bir arada yaşamasıyla huzur ve barışın sağlanması devletin en önemli amacı oldu. Bu sebeple “Osmanlı Millet Sistemi” adı verilen bir yönetim modeli geliştirerek farklı dinleri, onların temsilciliğini yapması amacıyla yeni tesis ettiği dinî kurum ve liderleri nezdinde muhatap kabul etti. Osmanlı Devleti, Ortodoks Hristiyan halkını ve özellikle Balkanlar’daki diğer Hristiyan unsurları Fener Rum Patrikhanesi'ne; Ermeni halkını Ermeni Patrikhanesi'ne ve Yahudi halkını Hahambaşı olarak anılan dinî lidere bağlayıp onlar aracılığıyla yönetti. Buna göre her cemaatin lideri, cemaatinin ödemesi gereken vergiyi toplayıp hazineye teslim etmek ve devletin koyduğu kanunlara cemaat mensuplarının uymasını temin etmekle yükümlü kılınmıştı. Buna karşılık devlet, cemaatleri kendi iç düzenlerinde serbest bırakarak onların dinî ve kültürel hayatlarına müdahale etmemişti.
Umut Erdoğan Avrupa merkezcilik, dünyanın Avrupa’ya göre anlamlandırıldığı, değerlendirildiği ve konumlandırıldığı bir düşüncedir. Bu yaklaşım, Batı düşünce geleneğini egemenliği altına almış düalizmle birlikte işleyerek dünyanın geri kalanının Avrupa’ya yüklenen merkezî konum sonucunda ötekileştirilmesinin aracı olmaktadır. Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu birlik duygusunun ve kimliğinin yaratılması için “biz ve öteki” ayrımını da beraberinde getiren ötekileştirme sürecinde, Batılı “biz” karşısına en başta “öteki” Doğu yerleştirilmektedir. Ötekinin Bilgisi: Weber'de Avrupa Merkezciliğin Yapısökümü; Avrupa merkezcilik olgusunun tarihsel olarak nasıl yaratıldığını ve bu bağlamda Avrupa’nın ötekilerinin inşa edilme süreçlerini ele almaktadır. Bu nedenle Avrupa merkezci bir düşünür olan Weber’in Ekonomi ve Toplum (1922) ile Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu (1905) eserleri üzerinden yapısökümcü bir analiz gerçekleştirilmektedir.
Gülsün Bozkurt Özgürlük tartışmalarına dayanak oluşturan düşünsel adımların tarihsel süreçte nasıl geliştiğini ortaya koymayı amaçlayan bu kitapta, devlet düşüncesi sınırında bir özgürlük tasarımının mümkün olup olmadığı sorgulaması yapılmaktadır. Özgürlük, bireysel ve toplumsal yönüyle her dönemin kendi koşullarında yaratılan anlamların taşıyıcısı olabilen bir kavramdır. Bazen yalnızca insanın zihinsel bir meselesi bazen de bir toplumda düşünsel adımlar geliştirilmesinde bir etken olması sebebiyle üzerine ne kesin yargılar ileri sürmek ne de bir son söz söyleyebilmek mümkündür. Fakat bu durum yine de özgürlük kavramının düşünsel ve tarihsel dayanakları üzerine araştırmalar yapıp yorumlama çabasını anlamsız kılmaz, aksine özgürlüğün tarihsel seyrini doğru anlayabilmek doğru bir özgürlük bilincinin geliştirilebilmesine gerçekçi bir katkı sağlayabilir.
Zafer Cirhinlioğlu Sağlık konusu, ilk bakışta geniş kesimler tarafından tamamen tıp konusu gibi algılanıyor. Konuya daha yakından bakabilenler ise hemen görebiliyorlar ki tıp aslında herhangi bir sağlık sorununun en son aşamasında işe karışmaktadır. Bireylerin sağlığı tıp meselesi hâline gelene kadar birçok aşamadan geçmekte ve başka birçok bilimsel alanın konusu olabilmektedir. Bu durum Batı'daki özellikle ABD'deki üniversitelerce çok önceleri iyice kavranabilmiş olmasından dolayıdır ki bu ülkelerde sağlık sorunlarıyla ilgilenen tıbbiyenin dışında birçok dal ve sayılamayacak kadar çok araştırmacı bulunabilmektedir.
Bu kitabın ilk yayımından sonra ülkemizde de ciddi şekilde sosyal bilim araştırmacısı sağlık sorunlarına yönelmeye başlamıştır. Her yıl konuya ilişkin bazı kitaplar ve araştırmalar yapılmakta ve yayımlanmaktadır. Sağlıklı olmanın yolu aslında sağlığımızı yitirmemekten geçmektedir. Böyle bir zeminin oluşturulması ise ancak sosyal bilimlerin çok daha aktif olarak ülke sorunlarının çözümünde yer tutabilmesi ile mümkün olabilecektir.
“Sağlık”a sosyal bilimlerce yaklaşmak ekonomik bakımdan çok da gelişmemiş olan ülkemizin kaynaklarının korunması bakımından da önem arz etmektedir. Yatırımlarımız çoğunlukla hasta olan bireylerin nasıl hayata döndürülebileceğine yöneliktir, örneğin yeni yeni hastaneler inşa etmeye devam ediyoruz. Oysa modern toplumlar bunun tersine bireylerin nasıl olup da hastalanmamalarının sağlanabileceği üzerine odaklanmakta ve sağlık politikalarını bu noktada geliştirmektedirler. Bu anlayışın gelişmesi sosyal bilimlerce çok daha iyi yapılabilmektedir. Ülkemizin sağlık sorunlarının çözümünde daha etkin olabilmek için sosyal bilim bilgilerinin özellikle idareciler tarafından keşfedilmesi gerekmektedir. Elinizdeki bu kitap insanlarımızın sağlık sorunlarının daha iyi ve daha geniş bakış açılarıyla kavranmasına yardım edecek niteliktedir.