İnceleme \ 1-2
İbrahim Demirci Ahmet Hâşim’in Nesirleri
İBRAHİM DEMİRCİ

Türk Şiirinin büyük şairlerinden Ahmet Hâşim hakkında en kapsamlı kitaplardan birini sunuyoruz: Ahmet Hâşim'in Nesirleri. O Belde'nin, Merdiven'in, Karanfil'in, Piyale'nin, Bülbül'ün, Bahçe'nin, Süvari'nin güçlü, ince ve yabanıl şairi Ahmet Hâşim, nesirleriyle de dilimizi ve edebiyatımızı zenginleştirmiştir. Çeşitli gazete ve dergilerde yayımladığı ve ancak üçte birini kitaplaştırdığı fıkra, söyleşi ve gezi yazılarının hemen hepsine “deneme” derinliği ve lezzeti katmış olan Ahmet Hâşim, kişiliğini ve mizacını edebi akımların ve siyasi ideolojilerin oyuncağı olmaktan sakınmış; dünyaya özgür, meraklı, zaman zaman çocuksu ve muzip gözlerle bakabilmiş; bütün insanlığın kültür birikiminden olabildiğince yararlanmış; estetiği gözeten bir yaklaşımla derinlikli metinler üretmiştir. İbrahim Demirci bir kuyumcu titizliğiyle bu çalışmada onun kitaplaşan ve kitaplaşmamış bütün nesirlerini ele almış; hem içerik, hem biçim bakımından değerlendirmiştir. Hâşim'in nesirleri bağlamında temel kaynak niteliğindeki bu çalışma, böylesi çalışmaları çoktan haketmiş Hâşim'e bir övgü değil, bir ödevdir.
“Fakat doğru düşünmüş olmak için neden filân veya falan gibi düşünmek elzem olmalı?” “Beni anlamanız için bir ruhunuz olmalıydı ve o ruh, hemşehrimiz Loti'nin ruhu gibi şifâ bulmayacak tarzda zehirlenmiş olmalıydı.” “Cami ve insan, cübbe ve sarık, mangal ve nargile şark denilen şey değildir; şark bunları görüp duymakta ve görürken benimsemektedir. / Edebiyat, hayatın havasında ve sinirlerin ağlarındadır. Ressamlarımız atölyelerinin terebentin kokan havasından çıkmağa râzı oldukları gün bunu bileceklerdir.” “Bütün mabetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.” “Hiçbir çehre hayâlde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.” “İstanbul'da hayatında ancak bir iki defa, o da haberi olmaksızın, kolunu siyasî bir mevzuun elektrik tellerine çarpmış bir şaire mukabil, Ankara'da bal çanağına düşen arılar gibi kanatlarını artık kullanmaktan âciz, ayaklarıyla tıpış tıpış yürüyen nice şair var.” “Hiçbir san'atkâr eserini yaratmadan evvel, ondan başkalarına bahsetmek istemez. Zira sırrı fâş olmuş bir eser, doğmadan ölmeğe mahkûmdur.” “Her devirde başka türlü tarif edilen sanatın son tariflerinden biri de şudur: 'Hakiki hayatın bizden esirgediği tahassüsatı telâfi etmek vasıtası.'” “Almanya pembe ve büyük bir elmadır. Fakat içi kurtludur.” “Seviliyor muyum, sevilmiyor muyum, diye mütemâdiyen endişe içinde olan bir millet beğenilmekten ümidini kesmiş olan bir millettir.”
Gülten Ülgen Anılarla Kültürel Çizgiler isimli bu eserde Gülten Ülgen, yaşam tecrübelerinden seçtiği alıntıları, bilimsel bir yapıya dayandırarak açıklamaktadır. Herkes, kendi yaşantısını, bilimden yararlanarak analiz edebilir; yine bilimden yararlanarak kendini yönlendirebilir. Rota her zaman insanın kendi denetiminde olmayabilir. Ama yakalandığı zaman da etkili biçimde kullanılabilir.
Lev Tolstoy'un dediği gibi;
“Hayatta unutamayacağımız en büyük pişmanlık, 'Pişman olurum.' diye yapmadıklarımızdır”.
Nurullah Çetin Arif Nihat Asya, Türk edebiyatının zirve isimlerinden biridir. O sadece bir şair değil, aynı zamanda sahih, yerli, millî ve İslâmi değerlere bağlı Türk-İslam düşünce ve edebiyatına çok büyük katkıları olan bir sanat, edebiyat, düşünce ve siyaset adamıdır. Arif Nihat Asya, en çok “Bayrak” şiiriyle tanınmaktadır. Türk bayrağı için en güzel şiiri o yazmıştır. Bu şiir, milyonlarca insanımızın dilinde âdeta marş hâline gelmiştir. Türk milletinin milliyetçi düşünce doğrultusunda şuurlanmasında onun şiirlerinin çok büyük katkısı vardır. Arif Nihat Asya düşünceleri, edebiyatı, soylu duruşu ile Türk gençliğinin çok iyi tanıması, çok iyi okuması gereken bir şahsiyettir. Bu eserde o hayatıyla, sanatıyla, eserleriyle, düşünceleriyle bir bütün olarak tanıtılmıştır.
Mehmet Emin Erişirgil Mehmet Emen Erişirgil’in Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp isimli eseri, objektif ilmî değerlendirmelerin yanı sıra Erişirgil’in kişisel gözlemlerini de yansıtan önemli kitaplarından biridir. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar’ın yayına hazırladığı bu eser Ziya Gökalp’e ilişkin ön önemli kitaplardan biridir: “Dilde yeni cereyan açmak kâfi değildi. Her alanda “yeni bir hayat” lazımdı. Sultan Hamit zamanında ve meşrutiyetin ilk yıllarında (yeni hayat) sözünün sihirli bir manası vardı. Aydınların gözünde bu söz, başlı başına bir ufuk açardı. Sultan Hamit devrinin bilgili geçinen gençlerine göre Yeni Hayat, Türkiye dışında yaşamaktan ibarettir. Çünkü Türkiye’de yeni bir hayat doğamazdı; ve bunu ümit etmek de boşunaydı. Fakat onların beklemedikleri ve ummadıkları bir zamanda Meşrutiyet ilan edilince bu defa Yeni Hayat’ın doğduğunu sandılar. Fakat bu ümit çok sürmedi. Yıllarca susturulan basın, serbest oluverince eli kalem tutanlar çıldırmışa döndüler, Meşrutiyet ilan edildiği zaman, “Cemiyet-i Mukaddese “ye nasıl minnet ve şükranlarını arz edeceklerini bilemeyen İstanbul basını, daha iki ay geçmeden İttihat ve Terakki’nin “rical-i gaybma” sövüp saymaya başladılar. Müslüman olmayan azınlıklar da ortalığın karışıklığından faydalanarak milli emellerinin gerçekleşmesi için çalıştıkları her hareketlerinden belliydi. İşin garibi şuydu ki, Sultan Hamit’in şu veya bu sebeple sürdüğü insanların bir kısmı umdukları işlere geçirilemeyince “Mağdurin-i Siyasiye” (yani, Siyasal Haksızlığa Uğrayanlar) diye bir cemiyet kurdular. Kendilerini sürgünden kurtaran Cemiyetin ileri gelenlerine atıp tutmakta elebaşlığı yapmakla övünüyorlardı.”
Bilal Dursun Yılmaz Küreselleşme ulusal temelleri çürütmekte ve tek tip insan oluşturulmasına sebebiyet vermektedir. Bu kaçınılmaz bir süreç. Küreselleşmeyi durdurmak imkânsızdır. Ama tam da bu durumda çok daha büyük zorunluluk, ulusal değerleri korumak için üzerimize düşen büyük sorumluluğumuzdur. Her ulusal kültürün kendi benzersizliğini koruması gerekmektedir. Küreselleşme vahşi bir canavar ve biz hele küçük ulus devletler bu canavar için çok lezzetli bir yiyeceğiz. O sebepten bu vahşi canavara karşı ayakta kalabilmek için mücadele etmeliyiz.
Gürsel Aytaç Alman dilinde eser veren edebiyatların; Federal Alman, Demokratik Alman, Avusturya ve İsviçre edebiyatlarının önemli temsilcileri ve eserleriyle ele alındığı çalışmada, pluralist edebiyat tarihi metoduyla akımları, yazarları ve eserleri, tarihi, felsefi, sosyolojik, kültürel etmenlerin bileşkesi halinde yorumlanarak tanıtılmaya çalışılmıştır. Üniversitelerimizin Alman dili ve edebiyatı öğrencilerinden başka edebiyat meraklılarına da faydalı olacaktır.
Emine Yılmaz, Bülent Bayram, Feyzi Ersoy Bu kitapta yer alan yazılar esas olarak Hacettepe Üniversitesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü tarafından düzenlenmekte olan Türk Dilbiliminde Tanımlama ve Belgeleme toplantılarının üçüncüsünde, yani 17-18 Eylül 2015 tarihlerinde, Çuvaşçanın Belgelenmesi ve 100. Ölüm Yıldönümünde Konstantin V. İvanov adlı çalıştayda sunulmuş olan bildiri metinlerinden oluşmaktadır. Ancak konuyla ilgili daha önce yayımlanmış kimi yazılar da bu seçkiye dahil edilmiştir.
Söz konusu toplantı Çuvaşçanın Belgelenmesi konusuna odaklanmış ancak 2015 yılı aynı zamanda Konstantin V. İvanov'un 100. ölüm yıl dönümü olduğu için çalıştay çift odaklı gerçekleşmişti. Kitapta da görüleceği üzere, yazılar büyük ölçüde Konstantin V. İvanov'un Narspi şiiriyle ilgili ya da ilişkilidir. 2097 dizelik bu öykü-şiir, hem şairin en ünlü şiiridir hem de Çağdaş Çuvaş Edebiyatı’nın miladı sayılır. Yazıldığı dönemden beri güncelliğini yitirmemiş olan bu şiir Rusça, Başkurtça, Tatarca, Marice, Ukraynca, Mordvince, Bulgarca, Udmurtça, Azerice, Macarca, Türkçe, Yakutça, Tacikçe, Almanca, İsveççe, İngilizce ve İtalyanca gibi pek çok dile çevrilmiştir.
Mehmet Doğan Birbirinden kıymetli eserlere imza atan D. Mehmet Doğan, Türkçeye verdiği emeği son kitabı Devlet Sözlük Yazar Mı ile sürdürüyor. Ebabil Yayınları’ndan çıkan kitap dilimizin envai çeşit sorunlarından birini, devletin dili tayin yetki ve gücünü tartışıyor. Dönem dönem, o dönemin temayüllerine göre, devletin çıkardığı sözlüklerde kelimelerin anlamlarının değiştiğini ileri süren Doğan, başta bu durum olmak üzere, dilimize keyfî müdahalelere, piyasadaki sözlüklere, Türkiye’nin istikametine varıncaya kadar Türkçeye bir kez daha dikkat çekiyor.
İdris Ekinci 1963 yılından bu yana ortaya koyduğu şiir ve düşünce dünyasıyla İsmet Özel muhatabını her zaman farklı bir kavrayış ve anlayış iklimine davet eden bir isimdir. Şiirinin açtığı kulvarda sıkı bir düşünce yapısı inşa eden Özel, son dönem Türk fikir hayatına da damgasını vurmuştur. Bazı fikir adamlarının kurmuş olduğu düşünce dünyası sadece semantik yapıyı kavramakla okuruna kendini açmayabilir. Estetik, ahlâk, tavır ve kimlik unsurlarının iç içe geçtiği bir dünyadır İsmet Özel'in kurmuş olduğu dünya. Bu unsurlardan her biri diğerini destekler ve bütünler niteliktedir. Tabiidir ki İsmet Özel'i okurken bu bütünlük gözetilmelidir. Direniş Mümkündür bu dünyanın etrafında bir seyir, bir anlama çabasının mahsulüdür.
Abdulvahit Çakır, Aliye Genç, Ana-Maria Panțu, Başak Uysal, Bülent Okay, Ece Dillioğlu, Fatma Ahsen Turan, Filiz Çölmekçioğlu, Hasan Güneş, Hatice Köroğlu Türközü, İbrahim Kelağa Ahmet, Makbule Sabziyeva, Mariia Talianova Eren, Melahat Pars, Melek Gedik, Mustafa Sarper Alap, Nazan Tutaş, Necdet Yaşar Bayatlı, Neriman Hasan, Nihal Kalkan Yağcı, Nisa Harika Güzel Köşker, Okan Haluk Akbay, Ömer Aksoy, Pamuk Nurdan Gümüştepe, Perihan Yalçın, Seda Köycü, Şengül Demirel, Tolga Dillioğlu, Ülker Şen, Z. Görkem Duran Gültekin Doğu'dan Batıya Masalın Serüveni: Dünya Masalları; Çin'den Hindistan'a, Türkiye'den Norveç'e bu geniş coğrafyadaki masalların muhteşem dünyasına kapı aralamaktadır. Masallar, kültürel bir aktarımdır. Mensubu olduğu kültürün değer yargılarını, estetik ve bedii zevkini masalların içinde bulabiliriz. Kökü mazide olan masallar, aynı zamanda bir gelecek planlayıcısıdır. Masallar, anlatının içinde bir hayat dersi saklar. Dinleyicisine veya okuyucusuna alması gerekli olan nasihati o büyüleyici üslubu içinde verir. Başarı, umut, gayret, engelleri aşma arzusu empoze ettiğinden dolayı âdeta bir kişisel gelişim eğitimidir.
Fatma Ahsen Turan
Abdulkadir Kırbaş, Ahmet Karadoğan, Ayşegül Kayar, Bahadır Gücüyeter, Bayram Arici, Bekir Gökçe, Beytullah Karagöz, Bünyamin Sarıkaya, Dilek Ünveren Kapanadze, Elif Atalay, Erhan Şen, Fatih Torun, Fatih Veyis, Fettah Kuzu, Fetullah Uyumaz, Hüseyin Öztürk, İbrahim Doyumğaç, İzzet Şeref, Lokman Turan, Mehmet Nuri Kardaş, Mustafa Kaya, Nur Hümeyra Özdemir Erem, Nurullah Aydın, Oğuzhan Sevim, Oğuzhan Sevim, Reşat Coşkun, Yusuf Söylemez Farklı coğrafya ve ülkelerle birlikte algılanan dünya edebiyatı, zamanla ya da mekânla sınırlandırılamayacak kadar çok sesli bir yapıya sahiptir. Her toplum ya da millet kendi edebî yeteneği ölçüsünde bu yapıya katkı sunar. Bu yapıda farklı zamanlarda ya da coğrafyalarda yaşamış insanların duygularının, düşüncelerinin, dünyaya bakışlarının, kendi varoluşlarını ifade etme biçimlerinin millî ve yerel özelliklerle şekillenerek evrenselleştiği görülür.
Millî edebiyatlar, belirli toplumlara hitap ederken dünya edebiyatı insanlığa hitap eder; tüm insanlığın ortak mirasıdır. Dünya edebiyatı denildiğinde hangi yazar ve eserlerin öncelikli olarak ele alınması gerektiği konusu tartışmaya açıkken burada önemli olan dili, dini ve milliyeti her ne olursa olsun salt bir insan olarak bu yazar ve eserlerden ne duyduğumuz ve hissettiğimizdir. Hangi milletten olursa olsun, duyguların dili ortaktır.
Dünya Edebiyatı Araştırmaları adlı bu eserde, ilk örneklerinden günümüze kadar dünya edebiyatı ve dünya klasikleri genel olarak tanıtıldıktan sonra edebiyat akımları ile ilgili bilgi verilmiş; Rus, Fransız, İngiliz, Yunan, Latin, Alman, Amerikan, İspanyol, İtalyan, İskandinav, Çin, Arap, Fars, Hint, Türk ve Japon edebiyatları örneklendirilerek ele alınmıştır. Eserin son bölümünde ise hem Doğu hem de Batı edebiyatından seçilen klasik eserler, çağdaş tahlil yöntemleri ışığında analiz edilmeye çalışılmıştır. Bu yönüyle eserin dünya edebiyatına ilgi duyan araştırmacılara ve sanatseverlere önemli bir kaynak teşkil edeceği düşünülmektedir.
Hüseyin Kaplan Ebu'l-Âkif Hatîb Mehmed Hamdi (1852-1933), hayatı boyunca Bandırma Haydar Çavuş Câmi-i Şerifi imam-hatipliği görevini yürütmüş, otuza yakın kitap kaleme almış ve yazdığı kitaplardan birkaçını da bastırma imkânı bulmuş, Türk edebiyatının unutulmuş ve gözden kaçırılmış ”taşralı” bir yazarıdır.
Elinizdeki çalışmada; Meşrutiyet Dönemi yazarlarından sayılan Mehmed Hamdi Efendi'nin daha önceden basımı yapılan Defîne (1911) ve Köy Hekîmi (1912) romanlarının transkripsiyonu ile ilk defa basımı yapılan Kızıl Yayla isimli romanı ve yazarın geniş bir biyografisi yer almaktadır. Eserlerinde Anadolu insanının hayatını, gelenek, örf ve âdetlerini, kendi bilgi ve görgüsüyle harmanlayan yazar, dönemine farklı bir pencereden ışık tutmaktadır. Yazar; Kızıl Yayla'da Silleli Surûrî'nin sevdasını, Defîne'de Kamer Kalfa'yla II. Mahmut dönemini, Köy Hekîmi'nde ise Çakır Ahmet Efe'nin hâl-i pür-melalini okuyucularına anlatırken kısmen edebî kaygılardan uzak ama bir o kadar da samimidir.
İrfan ERDOĞAN “Her eğitim sisteminin, kendi kültürü ve koşulları olan bir toplumsal yapının ürünü olduğu gerçeğini göz ardı etmeyerek dış kaynaklı eğitim yaklaşımlarını transfer ederken dikkatli olmalıyız; başka ülkelerin eğitim modellerini aynen almaktan ziyade, Atatürk devrimlerinde olduğu gibi kendi koşullarımız içinde değerlendirerek bize özgü hâle getirmeliyiz.”, “Eğitimde yaşanan derslik sıkıntısı, öğretmen ve okul sayısı gibi kaynak yetersizliğine dayalı sorunları çözebilmek için de sadece sayıyı artırmaya ve oranları iyileştirmeye yönelik yöntemlere başvurmanın kalıcı bir çözüm getiremeyeceğini kabul etmeliyiz.”, “Eğitimde öğretmen mi, öğrenci mi, yerellik mi, merkezîlik mi, gibi ikilemler etrafında uç duruşlar sergilemeden, hem öğrencinin hem de öğretmenin aktifliğinin değerli olduğu, hem ulusal birlik ve beraberliğin gerektirdiği merkezîlik hem de durumsallığın gerektirdiği yerellik vurgusuna yeteri kadar yer veren esnek ve kapsayıcı bakış açılarına imkân vermeliyiz.”, “Eğitim sisteminin merkezî sınavlara endekslendiği ve uzun vadede bunların kaldırılmasının düşünülmediği dikkate alınırsa, tıkanan sistemin önü yükseköğretimdeki okullaşma oranının artırılmasıyla açılabilir.”, “Halkımızın eğitim ile ilgili isteklerini talep hâline getirmesi gerekmektedir.”“İkinci Meşrutiyet ile başlayan ve çok partili döneme kadar süren inanılmaz bir eğitim birikimi var. Bu birikime sırtımızı dönemeyiz. Aksi takdirde bugün yüz yüze kaldığımız kaosu yaşarız.”, “Eğitim sistemimizi tahrip eden, bize pahalıya mal olan bu merkezî sınavları masaya tekrar yatırmak durumundayız.”, “İlköğretimden ortaöğretime geçişi sağlıklı hâle getirmek istiyorsak, ortaöğretimden yüksek öğretime geçişi de masaya yatırmak zorundayız.”, “Ortaöğretim ilköğretimin kıskacında, yükseköğretimin baskısı altındadır. Girdisi ve çıktısı kendisine bağlı olmayan bir kademedir.”, “Sonu ve doğruluğu net olarak belli olmayan büyük adımları atma yerine etkisi anında hissedilecek olan küçük ve net adımları atmak daha yararlı olabilir.”, “Bugünden yarına doğru kendimizi ummadığımız bir yerde bulmak istemiyorsak eğitimde attığımız her adımı tarihe bakarak atmalıyız”.“Doğal seyri içinde geliştirilmiş olsaydı çok etkili olabilecek olan birçok ‘eğitim projesi‘ doğal olmayan süreçlerin ürünü olduğu için istenilen sonuçları verememiştir."
Atakan Yavuz Turgut Uyar isabetli bir tespitle Cenap Şehabettin'in “Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma” dizesinin İkinci Yeniye ipucu verdiğini söylemişti. Bugün Garip şiirinin veya İkinci Yeninin edebiyata taşıdığı yeni bireyi ve başka renkleri ya da 80 kuşağını daha kolay anlayabilsek de Cenap Şehabettin'in şiirimize getirdiği imkânları ancak konunun uzmanları kavrayabilmektedir. Yazıları, şiirleri ve polemikleriyle bir dönem adından sıkça söz ettiren; Türkçeye yeni bir tat, eda ve söyleyiş getiren Cenap Şehabettin'in şiiri ve nesri modern Türk edebiyatının önemli kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Bu kitap, sadece edebiyat tarihimizin değil, siyasi ve kültürel tarihimizin de ciddi kırılmalar yaşadığı bir döneme şahitlik etmiş bir şair ve fikir adamından, “görülmeyen modern” Cenap Şehabettin'den haberdar olmadan günümüz üzerine kurulan cümlelerin eksik kalacağı inancıyla yazıldı. Geçmişe dönüp bakmadan yeni bir şey söylenilemeyeceğinin bilinciyle...
Nurullah Çetin Halide Edip Adıvar, Türk edebiyatının ve siyasetinin önemli bir ismidir. Onun edebi ve siyasi çalışmaları bugün de önemini korumaktadır. Haçlı emperyalist işgalcilere karşı verdiğimiz istiklâlci mücadelemiz olan Millî Mücadeleye önemli katkıları yanında Amerika'yla olan teslimiyete, sömürge zihniyetine dayalı yanlış ilişkileri, Türkiye'yi Amerikan mandası yapma çalışmaları da siyaseten affedilebilecek gibi değildir. Özellikle romanlarıyla Cumhuriyet dönemi Türk romancılığına önemli katkıları olan Halide Edip'in kadın meselesine yaklaşımı da dikkat çekicidir. Halide Edip Adıvar İncelemeleri'nde onun hayatı, mücadelesi, çalışmaları, sanatı ve eserleri üzerinde uzman hocaların farklı inceleme yazıları yer almaktadır.
Atiye Emiroğlu 1950 - 1960 arası dönemde bazı kesintilerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Maliye Bakanlığını üstlenen Hasan Polatkan, Demokrat Parti'nin kurucularından Adnan Menderes'le 1946'dan 1960 darbesine kadar omuz omuza çalışmış ve 15 Eylül 1961'de alınan kararla çalışma ve kader arkadaşları Adnan Menderes ve F.Rüştü Zorlu'yla birlikte idam cezasına çarptırılmıştır. 16 Eylül 1961'de F.Rüştü Zorlu'dan hemen sonra boynuna ilmik takılmış ve hayata gözlerini yummuştur.
Ramazan KAZAN Müslümanların kurdukları medeniyetlerin ana referansı, örf, âdetleri vs. gibi millî değerlerinin yanında Kur'ân-ı Kerim ve
Hz. Peygamber'in hadisleri olmuştur. Onlar bu kaynaklardan aldıkları ilhamla çeşitli müesseseler kurmuşlar ve değişik edebî ürünler ortaya koymuşlardır. Bu edebî ürünlerin en önemlileri atasözleri ile vecizelerdir.
Henüz çocukluğundan itibaren fasih dilin hâkim olduğu çevrede yetişen, Kur'ân-ı Kerim'in edebî üslûbunu en iyi bilen
Hz. Peygamber, yeri ve zamanına göre vecize niteliğinde sözler söylemiştir. Hayatın pek çok alanlarını ilgilendiren onun bu vecizeleri Arapçaya ve değişik Müslüman milletler tarafından kurulan İslam medeniyet ve kültürüne ayrı bir zenginlik katmıştır.
Çalışmamız, Türkçede az sayıda yaygın olan Hz. Peygamber'in bu tür sözlerinden önemli bir kısmını asıllarıyla ve edebî özellikleriyle dilimize kazandırmayı hedeflemiştir.
Ahmed Refik ‘Osmanlı târîhinde, fi’l-hakîka, pek karışık ve ‘âdetâ nefretle yâd edilecek devirler vardır; fakat hiçbiri bu zorbalar idâresine makîs değildir. Hüsn-i niyetle başlayan, neticede koca bir devletin izmihlâliyle nihayetlenen bu devir, ‘Osmanlı târîhinin en elîm safhasıdır. Hiçbir zamanda ‘Osmanlı milleti, kendi efrâdı tarafından bu derece zâlimâne bir gadre uğramamışdır. Hiçbir devirde ‘Osmanlı devleti, dört beş zorbanın şekaveti yüzünden bu mertebe acıklı bir felâkete giriftâr olmamışdır. Hiçbir vakitde ‘Osmanlı pâdişâhı, etrafında dökülen kanlardan, sönen hânümânlardan bî-haber,
geçici bir saltanatın parıltıları içinde, bedbaht milletinin felâketini idrak edemeyerek ecdadının mukaddes mîrâsını düşmanlara parçalatmamışdır. Sultan Mehmed-i Hâm
Mehmet Emin Erişirgil Mehmet Emen Erişirgil'in İslâmcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif isimli eseri, Âkif hakkında bugüne değin yazılmış en iyi kitaplardan birisidir. Âkif'le şahsi dostluğu ve iş arkadaşlığı da bulunan yazar bu incelemesinde Âkif'e ilişkin şahsi gözlem ve kanaatlerini objektif verilerle birleştirmiş, kitap ilk defa Türkiye'de yeni bir dönemin başladığı yıllarda (1956) yayımlanmıştır. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar tarafından yayına hazırlanan bu eser Âkif hakkında birinci el gözlemleri yansıtan eşsiz bir kaynaktır: “Ders vermek için gece kaldığı yerlerden biri meşhur Ratip Paşa'nın köşkü idi. Bu köşktedir ki ilk defa Cenap Şahabeddin ile tanıştılar. Cenap, Âkif'i görünce onun Servet-i Fünûn'da çıkan Bedayi-ül Acem başlıklı tercümelerini hatırladı; belki samimi olarak belki laf olsun diye, o tercümeler ne güzel, şeklinde Âkif'i methetti; o sözü bitirince yanındaki kardeşi Nusret başladı Âkif'i övmeye. Âkif'in yüzüne karşı Âkif'i övmek yok mu, onun en sevmediği bu idi. (…) Bir gece o köşkte yatarken Mehmet Ali, Âkif'e Quo Vadis'in Fransızcasını veriyor. (…) Âkif, o gece, kitabı bitirmek için çok az uyumuştur. Fakat eseri bitirememiş. Sabahleyin kalktığı zaman, salonun bir köşesine oturmuş, bunu bitirmeye çalışıyormuş. O sırada Cenap gelmiş, Âkif'in elindeki kitabın ne olduğunu sormuştu. Öğrenince yumruğu ile burnunu kapatarak: -Quo Vadis'i okuyorsunuz, siz… Fransızcasını!... diye tuhaf tuhaf Âkif'in yüzüne bakakalmıştı. O bunu hiç unutamamıştır. (…) Yıllar ve yıllardan sonra ilk defa Ratip Paşa Konağı'nda tanıdığı Cenap Şahabeddin, Âkif için şunları yazacaktır: 'Tevazua bürünmüş bir kalender besaleti ile Babıâli Yokuşu'nda onu görenler, kim bilir hangi mekteb-i iptidainin Kavaid yahut Dürriyekta hocasıdır, derler. Kimse tahmin etmez ki o, bizim yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destan şairi olsun. (…) Âkif Bey'in sanatı, sehl-i mümteniye tecevvüh etmekle o, selamet-i zevke en muvafık yolu bulmuş oluyordu ve hayret edilecek nokta şudur ki sanatın bu en çetin ve dar yolunda şair hiç şaşmadı. Safahat silsilesi emin bir başarı silsilesidir. O silsilenin altıncısını -ki müellifi Asım unvanını vermiş- edebiyatımızda benzeri olmayan bir abide tanımakta tereddüt etmiyorum.' Cenap bir başka yazısında da şunu diyecekti: ‘Şiir-i millî namiyle ırkımızın rüsum ve an'anatına ait neşideler kasdediyorsak peşinde boyun eğeceğimiz bir dâhi şair görüyorum: Mehmet Âkif. Hiç kimse o kadar sâf ve şeffaf bir beyan içinde millî manzaraları teşhir etmemiştir. Türk ve İslâm ruhu Safahat'ın ilhamının beşiği oldu. Edebiyat tarihi şimdilik büyük Âkif'ten daha büyük bir İslâm ve Türk şairi tanımaz.”
Ahmed Refîk Kafkas Yollarında
AHMET REFİK
Erzurum kadınları, hattâ mini mini kızlar, tesettüre son derece ri’âyet ediyorlar. Ekseriyâ caddelerde, mahalle aralarında, kırmızı çizgili, ba’zan ipekli, ince hilâlî çarşaflar içinde alaca esvablar, yeşil ve kırmızı gül(l)ü şalvarlar giymiş hanımların misafirliğe gitdikleri görülüyor. Erzurum ahâlîsi gayet zekî ve mültefit. Sözleri düzgün. Esnafı bile ‘irfan sahibi. Onların, size iltifat içün bir: -Beğim, gözün üstüne gele, deyişleri var ki, bu basit cümlelerdeki teslîmiyetkârâne ve samîmâne edâlarına karşı Anadolu’nun bu serhad halkına kalben bir hürmet beslememek gayr-i kabil. Rus istîlâsı altında silâhsız yaşayan, Ermeni mezalimine çocuklarını, erlerini, hattâ kadınlarını kurban veren, işte bu halk...
Hayrettin Orhanoğlu Hayrettin Orhanoğlu, Kalbi Teyelleyen Şair'de 1990'lı yıllar şiirini inceledi. Şiirleriyle olduğu kadar eleştiri ve teoriye ilgileriyle de öne çıkan bu kuşağı, 1990'lı yıllarda şiir yazan, ilk kitaplarını çıkaran şairleri bir arada görebileceğiniz bu çalışmada dönemin dikkat çeken poetik tavırları da gündeme getirilmekte. Orhanoğlu incelediği her şairin temel imge evrenini, şiire bakışını, üslubunu ortaya koyan yazılarıyla dönemin ruhunu yakalamaya çalıştı.
Kalbi Teyelleyen Şair'de Mehmet Can Doğan, Şeref Bilsel, İbrahim Tenekeci, Ahmet Murat, Hüseyin Akın, Birhan Keskin, Ali Emre, Mehmet Aycı, Suavi Kemal Yazgıç, Orhan Tepebaş, Didem Madak, Bülent Ata, Süleyman Çobanoğlu, Bejan Matur, Cevdet Karal, A. Ali Ural, Ali Ayçil, Ömer Erdem, Mustafa Atiker, Fatma Şengil Süzer, Mehmet Akıncı, Baki Ayhan T., Hakan Arslanbenzer, Hakan Şarkdemir, Hayriye Ünal, Celal Fedai, Mustafa Muharrem, Osman Özbahçe, Ali K. Metin, Murat Üstübal'ın şiirleri incelendi.
Duygu Özakın Sırasıyla tarihsel bir damga, bir sanat akımı, bir alt kültür ve akademik bir araştırma alanı olarak Gotik, tarihten çıktığı yola mimari ile devam etmiş, oradan edebiyata nüfuz ettikten sonra topluma yönelik dikkatlerin merceğinden geçerek edebî ürünleri sosyolojik bir perspektiften ele alan çağdaş araştırmaların gündemine girmiştir. Adını, Got kabilelerinin MS 410 yılında Antik Roma'ya düzenlediği istila ve yağmalardan alan bu terim, ilk kez 1550 yılında İtalyan sanat tarihçisi Giorgio Vasari tarafından “barbar” kavramının ikamesi olarak bir mimari tarzı betimlemek üzere kullanılmış ve o günden bu yana uygar olmayanı imlemiştir.
Bu kitap; yeniden doğuşunu 18. yüzyıl sonlarında bir grup edebiyatçı tarafından sahiplenilmesine borçlu olan Gotik geleneğin, Orest Somov'dan Nikolay Polevoy'a, Vsevolod Garşin'den Fyodor Dostoyevski'ye Rus edebiyatındaki uyarlamalarını çağdaş Gotik kuramları doğrultusunda mercek altına alıyor. Bu amaçla Got kavimlerinin, Roma'ya düzenledikleri akınların ardından önce tarih yazımına, daha sonra sanat tarihi terminolojisine sirayet eden “barbar” kimliklerinin izini delilik, intihar gibi Gotik izlekler ve Kent Gotiği, tekinsiz gibi çağdaş sınıflandırmalar yörüngesinde, sosyolojik eleştiri yöntemiyle sürüyor.
Ömer Küçükmehmetoğlu Elinizdeki eserde, 1860 yılında Kazan Üniversitesi Matbaası'nda yayımlanan Kesik Baş Kitabı ile 1903 yılında Kazan'da Kerimiye Matbaası'nda yayımlanan Kesik Baş Kitabı karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Kesik Baş hikâyesi, Tatar Türkçesi halk ağız özellikleriyle yazıya geçirilmiş Altın Orda Dönemi 12. yüzyıla ait eserlerden biri olarak kabul edilmektedir. Altın Orda, İdil Ural sahası, Selçuklu, Anadolu Beylikleri, Osmanlı, Türkiye sahasında Kesik Baş destanı oldukça meşhurdur. Anadolu sahası ve Tatar sahası Kesik Baş destanının konusu, eserin kahramanları aynıdır. İnceleme bölümünde bölümünde; Kesik Baş hikâyesinin Tatar edebiyatındaki yeri, önemi, eserin 1860 ve 1903 baskılarının özellikleri, eserdeki arkaik unsurlar, yazım, imla farklılıkları, ikili imlalar ele alınmış söz varlığı ile ilgili tespitler yapılmıştır. Eserde tıpkıbasım çeviri yazı, aktarmayla bakışımlı verilmiştir. Başka dillerden alıntılanan kelimeler, dizin bölümünde alıntılandığı dil köşeli parantez içerisinde belirtilerek yazılmıştır. Metinde geçen özel isimler ayrı bir başlık altında değerlendirilmiş ve isimlerin açıklamaları yapılmıştır. Ayrıca eserin dokuz farklı baskısı gözden geçirilmiştir. Bu kitap, Altın Orda, Tatar edebiyatına ilgi duyanlar, Türk lehçelerinin tarihî gelişimini araştıranlar için kaynak eser olacaktır.
Lokman Taşkesenlioğlu Klasik Türk edebiyatı, binlerce yıllık bir külliyata sahip olan Türk edebiyatının kuşkusuz en görkemli, değerli ve etkili dönemidir. Her ne kadar gerek dil gerekse anlam ve mecaz dünyası itibarıyla bugüne hitap etmeyen, ömrünü tamamlamış bir edebiyat olsa da yeniyi besleyen ve şekillendiren bir edebiyat olduğu gerçeğinden hareketle; divan edebiyatının bütün edebiyat alanlarıyla doğrudan; dinî ilimler, tarih, tıp, felsefe gibi bilimlerle ise dolaylı olarak ilgili olduğu söylenebilir. Yoğun, güçlü, zengin ve uzun ömürlü bu edebiyat geleneğinin ne olduğunun, hangi kaynaklardan beslendiğinin, hangi ürünlerle ne şekilde tezahür ettiğinin bilinmesi, büyük önem arz etmektedir.
Son derece zengin, renkli, karmaşık ve çok katmanlı bir mana ve mefhum dünyasına sahip olan klasik edebiyatın öğretimi ile ilgili bu noktada bazı problemlerin hâsıl olabileceği muhakkaktır. Zira bu öğretimin yeni anlayışla ve son derece öz haliyle gerçekleşmesi, karmaşık olmayan ve pratik bir şekilde sunulması gerekmektedir. Klasik Türk edebiyatı kavramı, genel mahiyeti ve muhteva özellikleri, kaynakları, nazım şekilleri ve türleri, söz sanatları, aruz ve diğer ahenk unsurları, edebî üsluplar, mazmunlar ve mecaz dünyası gibi pek çok konunun ele alındığı bu çalışmada da bu nedenlerle tanımdan hareket eden bir anlayış yerine örnek temelli bir tarz benimsenmiş, sınıflandırmalarla ilgili teferruatlara girilmemiş, akademik tartışmalara dâhil olunmadan, güncel bilgiler kısa ve öz bir şekilde verilmeye çalışılmıştır. Azami konudan asgari düzeyde bahsedilmesi ve özellikle metinlerden hareketle kavramların benimsetilmesi, tanım yapılması yerine örneklerden yola çıkılarak tanıma ulaşılması, klasik edebiyata ait kavramların çok daha kolay bir şekilde öğrenilmesinde faydalı olacaktır.
Celâl Nuri Âh bu kokuları ne kadar severim! Hele otomobilin çıkardığı benzin kokusuna ne kadar bayılırım! Ben bunları bir duhter-i zî-ânın süründüğü bütün ıtriyat-ı nâdireye, Bizans imparatoriçesi Teodora’nın imâl etdirdiği bütün revâyih-i tıbbiyyeye tercih ederim. Hele vapur dumanı, kömür tozu, makine kokusu, inşâat arasında kireç, çimento kokuları beni hayran eder. Bunların cümlesini bir ma’şûka-i dil-firîbin şemîm-i zülfüne tercih etmekde benim yerden göğe kadar hakkım var. Büyük bir fa’âliyet ve hayat gösteren, cihanı lerzân, beşeriyeti ihyâ eden bunlar, bu sa’y ü amel kokusu, bu bû-yi lâtîf-i medeniyyetdir.
Şerife Nihal Zeybek Bu kitapta, 1976'dan itibaren yayın hayatını on dört yıl boyunca kesintisiz şekilde sürdüren Mavera dergisinin öyküsü ele alınmıştır. Döneminin edebiyat, sanat, İslami düşünce gibi alanlarına yön verici katkılar sunan Mavera dergisinin birikimi incelenmiştir. Mavera dergisi bir edebiyat dergisi olma özelliğinin yanı sıra “bir yaşam biçimi halinde öz uygarlığımızı yeniden yürürlüğe koyma davasını güdenlerin, edebiyat alanındaki bir buluşma yeridir” diyerek hareket ve birliktelik anlamındaki iddialarını da doğrulamaktadır.
Bu kitapta Mavera dergisinin kuruluşu öncesi fikrî ön hazırlık aşamasından başlanarak derginin yayın sürecine ışık tutulmaya çalışılmıştır.
Serüveni, içeriği, işlevi, ağırlıklı konuları, bakış açısı, dönemine ve sonrasına katkıları gibi hususlar üzerinde durulmuş, 14 senelik muhtevası sunulmuştur.
Fikir ve Hareket incelemeleri dizisi ile İslamcılığın fikri birikimini yansıtan ve hemen hemen her alanda karşımıza çıkan temel isimler, dergiler, meseleler hakkında bir çerçeve ve özgün bir bakışın ortaya konulması amaçlanmaktadır. Dizide yer alacak kitaplar, İslamcılık düşüncesinin farklı alanlarında merak edilen mevzuları kapsamaktadır. Bu çerçevede, meselelerin temel bir zeminde ve giriş düzeyinde anlaşılmasına katkı sağlaması hedeflenmektedir.
Yusuf Turan Günaydın Evlâdım, iki gözüm Mâhir Bey,
Mektubunu aldım, afiyetinden memnun oldum. Böyle ara sıra beni yoklayışın o kadar hoşuma gidiyor ki tasavvur edemezsin.
Fuat Şemsi'yi, hakikat, benim de çok göreceğim geldi. Bu sene Paşa hazretleriyle gelirse ne iyi olur! İnşallah, ona da haftaya, üç beş satırlık bir mektup yazacağım; kafileye katılmanın yolunu göstereceğim.
İhvan-ı kiramın hangisini görürsen, selâmımı tebliğden geri durmazsın değil mi?
Benim terceme de ağır ağır gidiyor. Bakalım bir kerre şu müsvedde şekli hitam bulsun da, sonra ikinci okuyuş belki daha kolay olur. Ne olduysa bizim şairliğe oldu. Korkuyorum: Aruzu küstüreceğiz!
Edebî cereyanlar ne âlemde? Manzum, mensur güzel eser çıkıyor mu? Buna dair de malûmat isterim. Baki kemal-i iştiyak ile gözlerini öperim, iki gözüm evlâdım Mâhir Bey. Biraderlerine de selâmımı söyleyiver. Sıyânet-i Mevlâya emanet ol evlâdım.
Süleyman Hayri Bolay Bu eserimizde Mehmed Âkif Ersoy merhumu derinliği olan bir düşünür, bir mütefekkir olarak ele aldık. Bu çerçevede onun kâinata bakışını, ondaki iş ve çalışma felsefesini, yabancılaşmaya bakışını, ateizme cephe alışını, modernlik anlayışını, ona modernist denilip denilemiyeceğini, insan anlayışını, bu çerçevede çocuğa, gence, gençliğe, aydına, ahlaka, eğitime bakışını; vatan anlayışını, özellikle din ve İslâm anlayışını ve onun benzer cephelerini ele aldık; bunları felsefî bir temele oturtmayı hedefledik. Takdir muhterem okuyucularımızın ve özellikle Âkif muhibblerinindir.
Melek Yıldız Güneş Aliye Güler 1281 (1864) senesinde kisve-i tab‘a bürünmüş olan bu eser, 14. yüzyılda Abdurrahmân b. Ahmed b. Abdülgaffâr el-Îcî (v. 756/1355) tarafından yazılan Ahlâk-ı ‘Adudiyye isimli risalenin bir tercüme-şerhidir. Eserin telif edilmesi Müellif Mehmed Emîn İstanbulî’nin insanların ahlâkî bir düşüş yaşadığını müşahede etmesi üzerine o güne kadar Türkçeye tercüme edilmemiş olan Ahlâk-ı ‘Adudiyye’yi tercüme etme fikrinin kendisinde hâsıl olması neticesinde olmuştur. Dört makaleden müteşekkil olan eserin ilk bölümü, ahlâkın teorik bahislerinin ele alındığı “Nazarî Ahlâk” başlığını taşımaktadır. İkinci makalede “Fazîletlerin Korunması ve Kazanılması” başlığı ile ahlâkın pratik meselelerine yer verilmiştir. Eserde, “Ev İdaresi” başlığını taşıyan üçüncü bölüm ile “Şehir Yönetimi” unvanlı dördüncü bölümün yer almasıyla ahlâkın bütün meseleleri ele alınmış; böylece okuyucuya kuşatıcı bilgiler sunulmuştur.
Yakup Öztürk 19. asrın sonunda doğan, geçtiğimiz asrın son çeyreğini göremeden vefat eden Faruk Nafiz Çamlıbel, idrakine kavuştuğunda altı asırlık bir dağın, yok olurken bıraktığı son gürlemeye tanıklık ediyordu. Osmanlı'nın çöküşü, Osmanlı'dan bağımsız olmayan Cumhuriyet'in doğuşu, büyük toprak kayıpları, Cumhuriyet politikalarının bir ideoloji hâline gelip tabulaştırılması, çok partili hayat ve darbelerin başlangıcı hep o yaşarken oldu. Faruk Nafiz Çamlıbel de 75 yıllık ömründe edebiyat ve siyaset arasında yeni bir millet halitasının kimi zaman uzaktan, kimi zaman içeriden bir mimarı idi. Çamlıbel, hayatını öğretmenlikten ve milletvekilliğinden kazanan bir şairdi. Onun hayatına yaklaşırken şiiri öncelikli mesele kılmak, bir taraftan da hayatının iki taşıyıcısı öğretmenliği ve milletvekilliğini ihmal etmemek gerekir. Çamlıbel'deki öğretmenliği bir maişet hâdisesi olarak değerlendirmek nakısa doğurur. Bugün, Faruk Nafiz'in Türk edebiyatındaki yeri, öğretmenlik vazifesini yerine getirmek için çıktığı Kayseri yolculuğu kadar önemlidir. Zira bu yolculuk bize memleket edebiyatının giriş manzumelerinden birini, “Han Duvarları”nı armağan etmiştir. Şairin, 1946'da Demokrat Parti ile başlayan 27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile son bulan siyasi hayatı da iki taşıyıcıdan birini ortaya koyar. Elinizdeki çalışma, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli isimlerinden biri olan Çamlıbel'in hayatına, eserine ve sanatına toplu bir biçimde bakmayı hedefleyen bir kitaptır.
Yusuf Turan Günaydın Sizlere Mevlânâ ve eserleri hakkında bir el kitabı sunuyoruz. Yusuf Turan Günaydın’ın hazırladığı araştırma yazıları ve konuyla ilgili biyo-bibliyografik malzemenin eşliğinde Mevlânâ Defteri, yüzyıllar boyunca oluşturulmuş Mevlevî kültüründen izdüşümler ve Türkiye’de Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik hakkında ortaya konulmuş çalışmalar hakkında değerlendirmelerde bulunmaktadır. Kitapta Mevlevîlik üzerinden XXI. yüzyılda tasavvufun geleceğini tartışan bir makaleyle birlikte semâ, şeb-i arûs, Mesnevî’de çocuk, kardeşlik ve ölüme yaklaşım gibi ayrıntılara da giriliyor. Mevlevî mirası eserlerden Osmanlıca üç kitaptan iktibaslar ve Veled Çelebi’nin iki mektubu ise hem çeviriyazıları, hem tıpkıbasımları ile birlikte veriliyor. Bu bölümler, karşılaştırmalı Osmanlıca çalışmaları için yararlanılabilecek kaynak metinlerdir. Mevlânâ Defteri, Türkçede büyük bir birikim oluşturan Mevlevî kültürünün gerek bilgi, gerek tercüme-çeviriyazı yoluyla aktarımında hangi aşamada olduğumuzu göstermesi kadar, bundan sonra yapılacak çalışmalar için de dönüp bakılacak değerde bir başvuru kaynağı olmaya adaydır.
Hugo Friedrich 1956 yılında yayımlanan Modern Şiirin Yapısı, Avrupa şiir sanatı araştırmalarında önemli bir yere sahiptir. Friedrich, ilk olarak Baudelaire, Rimbaud ve Mallarmé üzerinde durmakta ve “hâkim hayal gücü”, “duyarsızlaşma”, “çirkinin estetiği” gibi 1850-1950 arasındaki Avrupa Modernizminin şiir yapısını ele almaktadır. Bununla birlikte Guillén, García Lorca, T. S. Eliot, R. Alberti, Ungaretti veya Montale gibi şairleri modernitenin büyük hareketi olarak nitelendirmektedir. Ancak kitabın sonsözünü kaleme alan Jürgen v. Stackelberg, Friedrich’in “modern şiir sanatı” ve “modernite” kriterlerini ve klâsiklerini eleştirmekte ve ele almadığı “modern” şiirin diğer şairlerini de kapsayacak şekilde incelemenin genişletilmesi gerektiğini söylemektedir. Modern şiirin belirtilerini ele alan Hugo Friedrich çalışmasında kendi eleştirel bilincini, entelektüel imgelemini ve analitik dil gücünü, yapılan her türlü stil incelemesi ve yorumlanması için örnek teşkil edecek şekilde kullanmaktadır. Friedrich’in dikkati, içerik kadar şiirin şekli ve yapısına da odaklanmaktadır. Modern Şiirin Yapısı büyük bir başarıya imza atmıştır (Kitap, 15’in üzerinde baskı yapmış ve çok sayıda dile çevrilmiştir). Modern şiirin başlangıç noktalarını, teorisini, doğasını açımlayan bu kaynak kitap Mustafa Özdemir’in titiz çevirisiyle Türkçede.
Yakup Altıyaprak Uzun zamandan beri İslâm dünyasındaki problemler modernlik üzerinden okunmakta ve bu bağlamda çözümlemeler yapılmaktadır. Modernliğin getirdiği paradigmanın sadece İslâm dünyasını değil dünyadaki tüm uygarlıkları dönüşüme uğrattığı bir gerçek olsa da salt modernlik üzerinden yapılan çözümlemeler sorunlara daha temel yaklaşımlar ortaya koymayı engellemektedir. Modernite Çıkmazında İslâm, modernliğin getirdiği durumdan yola çıksa da İslâm dünyasının içinde bulunduğu; devlet, cemaat, Kur'an'ı anlama, hermeneutik, şiir, sanat, ideoloji, Bâtınilik, İslâmcılık, tasavvuf, vahdet-i vücud, radikalizm gibi sorunsallar karşısında moderniteyi de aşarak daha geniş çözümlemeler yapıp bütüncül ve sistematik bir düşünce geliştirmeye çalışmaktadır.
Berat Açıl On altıncı yüzyıl Osmanlı devletinin imparatorluk olarak kendini iyi-ce kabul ettirdiği bir dönem olarak kayıtlara geçmiştir. Bu yüzyıl aynı zamanda imparatorluğun siyasî, iktisadî, askerî ve kültürel açıdan en güçlü yüzyılı kabul edilmektedir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman saltanatı, edebî açıdan da yetkin ürünlerin ortaya çıktığı, Osmanlı edebiyatı mefhumunun iyice kabul gördüğü bir dönemdir. Bu dönem-de kültürel ve edebî faaliyet ve üretim imparatorluğun neredeyse her tarafına yayılmış durumdadır. Bu bakımdan Rumeli özellikle zikre-dilmeye değerdir.
Bu itibarla denebilir ki Osmanlı edebiyatına rengini veren unsurlardan biri de Rumeli memleketlerinde yetişen şairlerin meydana getirdikleri edebî eserlerdir. Kaynaklarda hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulun-mayan Cûşî de Rumelili şairlerden biridir. Cûşî; Hanefilik, Kızılbaşlık, Rafızilik gibi Kanuni Sultan Süleyman döneminin önemli siyasi ve fıkhî meselelerini de şiirlerinde yansıtmış bir şair olarak öne çıkmak-tadır. Cûşî Dîvânı, edebî yönünün yanı sıra dönemini yansıtıcı bilgiler içermesi bakımından da dikkatle incelenmeyi gerektiren bir eserdir.
İbrahim Sarıçam, Mehmet Özdemir, Seyfettin Erşahin Avrupa kamuoyunun Hz. Muhammed hakkındaki bilgi kaynaklarının Müslümanlar tarafından bilinmesi önemlidir. Tüm dünyada olduğu gibi Avrupa’da da özellikle 11 Eylül 2001’den sonra genelde İslam ve özelde Hz. Muhammed imajı çok fazla öne çıkmıştır. Bunun için her şeyden önce Hz. Muhammed’e dair çalışmaların ve söz konusu imajın kaynaklarının bilimsel bir metot ve zihniyetle ele alınması, çalışmalarda ciddi olarak neler üzerinde durulduğunun, bilinçli çarpıtmalara yer verilip verilmediğinin tespit ve tahlili gereklidir.
Ülkemizde maalesef bu güne kadar Hz. Muhammed hakkında bu perspektifle hazırlanmış yeterli sayıda çalışma ortaya konmuş değildir. TUBİTAK’ın desteklediği bu proje ile işte bu boşluğun doldurulması, daha doğru bir ifadeyle söz konusu boşluğu doldurma istikametinde akademik bir adımın atılması hedeflenmiştir. Bu çerçevede önce Hz. Muhammed hakkında İngilizce ve Almanca olarak yapılmış çalışmaların tespit, tasvir ve tahlili yapılmış; daha sonra da bu çalışmalardaki peygamber tasavvurunun Batı’ya ve Türkiye’ye yansımaları belirlenmeye çalışılmıştır.
Oğuzhan Sevim, Yusuf Söylemez, Esengül Hatun, Yasemin Kurtlu, Hatice Çelik, Bayram Arıcı, Zülal Şenol Ebren, Canan Nimet Mert, Esra Metin, Esra İnan, Alper Tok Edebiyat, estetik var oluşu öne çıkaran kurmaca bir yapıdır. İnsanlar edebî dil vasıtasıyla sanatsal bir doyuma ulaşmak isterler. Bu kurmaca yapıdaki en temel özellik ise estetik var oluştur. Bu ihtiyacı karşılamak için estetik ürünler ortaya koyan milletler kendilerini unutulmazlar arasına sokabilme imkânını elde edebilmiştir.
Farklı diller oluşturarak birbirinden ayrılan milletler dünya edebiyatı olgusunun doğmasına zemin hazırlamıştır. Dünya edebiyatı, farklı toplumlar tarafından sanatsal doyumu sağlamak amacıyla dilin estetik unsurları üzerinde durularak ortaya konulan edebî birikim olarak tanımlanabilir. İnsanlık, bu sayede derin ve zengin bir edebî kültür birikimine sahip olabilmiştir. Farklı toplumlara ait bu edebî zenginlikten azami derecede yararlanmak, estetik bir haz algısı oluşturacağı gibi toplumların birbirlerini daha yakından tanımaları, birbirlerine karşı saygı, sevgi ve güven duymalarına vesile olacaktır.
Türk ve dünya edebiyatlarının geçmişten günümüze kadar geçirmiş oldukları tarihî dönüşüm ve gelişimini, ilgili toplumun önemli yazar ve eserleri bağlamında ele alan bu kitap, okuyucuları dünya edebiyatı örnekleriyle tanıştırmayı ve onlara dünya edebiyatı hakkında genel hatlarıyla bilgi vermeyi amaçlamaktadır.
Bu kitapta Türk ve dünya edebiyatlarının tarihî dönem içerisindeki önemli gelişmeleri dikkate alınarak bu gelişmelere yön veren edebî şahsiyetler üzerinde durulmuş ve onların eserlerinden bazı örnekler dikkatlere sunulmuştur. Kitap, bu yönüyle kendi alanında kapsamlı bir çalışma olma özelliğine haizdir. Eserin son bölümünde yine bu çalışmaya özgü olarak geçmişten günümüze kadar Nobel Ödülü alan edebiyatçılar hakkında bilgi verilmiş, bu edebiyatçılardan bazılarının eserleri tahlil edilmiş, böylece dünya edebiyatının Nobel Ödüllü edebiyatçıları siz değerli okuyucularımıza tanıtılmaya çalışılmıştır.
Özverili bir çalışmanın ürünü olan bu kitabın Türk edebiyatı ile ilgili bilim dallarının Batı edebiyatı derslerinde; Türkçe eğitimi anabilim dallarının dünya edebiyatı derslerinde öğrencilere ve öğretim elemanlarına yardımcı olacağı ayrıca konuya ilgi duyanlar için vazgeçilmez bir kaynak teşkil edeceği düşüncesindeyiz.
Hakan Şarkdemir Sanat bizi hakikate ulaştıran şey değilse de sanatın içinde bir hakikat vaadi saklıdır. Şiirde vaat edilen bu hakikate şiir yoluyla ulaşamasak da şiirin kendisini bir hakikat uğrağı olarak okuyabiliriz. Bu uğrak, hakikati ancak, bir an için ve asla bütünüyle ele geçirilemez bir şekilde, varlık - yokluk, ben - öteki, geçmiş - gelecek arasında ağırlar. Ama bu hakikat ancak şiire özgü, bir an için şiirle / şiirde kendini bize açan bir hakikat olarak kalır. Buna poetik hakikat diyoruz. Poetik hakikat, şiirde hep kavranamaz bir şey olarak konaklar. Kendini bize asla bütünüyle açmaz. Bu yüzden poetik hakikat, olup bitmekte olan, hâlihazırda, şimdinin gelip geçiciliği içinde varolan edimselliğin, yani aktüel gerçeğin iğreti tanıklığına ihtiyaç duyar. Aktüel gerçekse, şiirde şiirsel entrikanın kurbanı olmaktan öte bir şey değildir. Varolanı neden ve nasıllığıyla bilmek üzere masaya yatırdığımız aktüel gerçek, poetik hakikatin ışığı altında görünür. Aktüel gerçek, şiirde yalnızca varsayımsal bir dünyanın nesnesi olarak bize kendini gösterir.
Ahmet DEMİR Roman ve Stereotip: Türk Romanından Örneklerle adlı çalışma, romanın kurmaca dünyasında 'stereotip' kavramını, kuramsal açıdan değerlendirme yolunda bir girişimdir. 'Stereotip' kavramı, roman türü üzerinden tartışılmaktadır; ancak masal, öykü, tiyatro gibi diğer yazın türleri için de geçerli bir içerik sunulmaktadır.
Kitabın başlıca amacı 'karakter'-'tip' ayrımını irdelemek; bilindik, yerleşik tanımlamaların ötesine geçip her iki kavramın gölgesinde kalan, ihmal edilen 'stereotip'i olanca ağırlığıyla 'karakter' ile 'tip'in yanına -en az onlar kadar işlevsel bir yapıya büründürerek- yerleştirmek; hatta 'stereotip'i, roman kişisi ile ilgili değerlendirmeler için yeni bir değerler dizisi (paradigma) oluştururken asıl belirleyici olarak konumlandırmaktır.
Kitabın temel tezi; roman kişisinin var oluş tarzı, yaratımı noktasında bir tasnif yapılacaksa ve bir ölçütler dizisi kullanılacaksa asıl belirleyici olarak 'karakter'-'tip' şeklindeki ikili ayrım odaklı değerlendirmeler yerine roman kişisinin 'stereotip' olup olmadığı yönündeki tartışmaları da içeren üçlü bir tasnifin ikame edilmesi gerektiğidir. Bu bağlamda çalışma, başta 'stereotip' olmak üzere, 'karakter', 'tip' ve 'stereotip'in karşılaştırmalı bir biçimde tanımlandığı; sanatsal yaratıcılık, roman kişisinin insani gerçekliğe uygunluğu, sahihliği çerçevesinde yapılacak tartışmaların, tasnif denemelerinin ve değer-biçici nitelendirmelerin esas belirleyicisi olarak 'stereotip'in kabul edildiği ve bu nedenle odağa alındığı kuramsal bir kitaptır. Başta 'stereotip' olmak üzere 'karakter', 'tip' ve 'stereotip' kavramları; kuramsal boyutu en tipik bir biçimde örneklendirici Türk romanından örneklerle karşılaştırmalı bir biçimde izah edilmeye çalışılmaktadır.
M. Tayyip Okiç - Yusuf Ziya Yörükân Sarı Saltuk Meselesi, Türkiye’de Sarı Saltuk konusundaki öncü metinleri bir araya getiren bir kitap. Ülkemizde Sarı Saltuk konusunda yapılan ilk çalışmalar niteliğindeki bu makaleler gerçek bir beyin fırtınası. Sarı Saltuk ve bir fetva etrafında başlayan tartışma bize büyük bir birikim olarak yansıyor. 1952 ve 1953 yıllarında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan üç makale özellikle 1990’lı yıllardan sonra yeni bir ivme kazanan Balkanlar’da İslâm mirasına dair literatür açısından oldukça önemli metinlerdir. 1990 sonrası ülkemizde Balkan araştırmaları yeni bir ivme kazanmış, Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılına doğru belirli bir birikime ulaşmıştır. Bu makaleler, Balkanlar’da İslâm’ın öncü kimliğini temsil etmesi ve hâlihazırda adına yaptırılan tekke ve türbelerin yoğun ziyaretlere sebep olması dolayısıyla Sarı Saltuk’un efsanevi şahsiyetine ilişkin ileri sürülen tezler bakımından ilmî hüviyeti haiz en önemli metinlerdir. Ülkemizde son dönemlerde Sarı Saltuk üzerine yapılmış bazı çalışmalardan bahsetmek mümkündür, ancak her ikisi de alanlarının erbabı olan Prof. Dr. Muhammed Tayyip Okiç ve Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kalemlerinden, belirli bir cedelleşme çerçevesinde olsa da Sarı Saltuk meselesini okumak bir bilinç tazelenmesine yol açacaktır.
Abdullah Bağdemir, Ayşe Kılıç Cengiz, Başak Bitik, Bernt Brendemoen, Birsel Karakoç, Cennet Altundaş, Deniz Abik, Emine Yılmaz, Fatma Sabiha Kutlar, Fazile Eren Kaya, Ferruh Ağca, Furkan Öztürk, Gisela Procházka Eisl, Hasan Güzel, Hasan Hayırsever, İ. Ahmet Aydemir, İ. Hakkı Aksoyak, Işıl Aydın Özkan, Klaus Kreiser, Koray Üstün, M. Sabri Koz, Marcel Erdal, Mevlüt Erdem, Mikail Cengiz, Nesrin Bayraktar Erten, Nuran Tezcan, Nurettin Demir, Nurtaç Ergün Atbaşı, Peter Zieme, Robabeh Taghizadehzonuz, Rysbek Alimov, Şaban Doğan, Sema Aslan Demir, Serdar Erkan, Şule Pfeiffer Taş, Uğur Altundaş, Zafer Önler 2017 yılında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Semih Tezcan’ın anısına hazırlanan bu kitapta, yolu bir biçimde onunla kesişmiş meslektaşlarının ve öğrencilerinin Tezcan’a armağan olarak hazırladıkları yazılar bir araya getirilmiştir.
Kitapta; Semih Tezcan’ın yaşam öyküsü, çalışma alanları ve yayın listesinden sonra toplam 37 yazı, ölümünün ardından yazılanlardan seçmeler ve fotoğraflar yer almaktadır.
Prof. Dr. Semih Tezcan’ın çalışmaları arasında doktora tez alanı olan Eski Uygurcanın, keşfinde önemli katkılarının bulunduğu Halaççanın, yoğun mesai harcadığı Eski Anadolu Türkçesi yazmalarının filolojik incelenmesinin ayrı bir yeri vardır. Tezcan; Eski Uygurca Yazmalar, Kutadgu Bilig, Dede Korkut Kitabı, Süheyl ü Nevbahâr, Kelile ve Dimne, Evliya Çelebi Seyahatnamesi gibi Türk dili, Türk edebiyatı ve kültürünün kilometre taşı durumundaki tarihî metinlere yoğun zaman ve emek harcamıştır. Ayrıca ilgi duyduğu dönemlere ait metin yayınları hakkında da ayrıntılı değerlendirmeler yazmıştır. Kitapta yer alan yayın listesinde de görüleceği üzere köken bilgisi ve Azerbaycan Türkçesiyle de yakından ilgilenmiştir.
Araştırma yazılarının Prof. Dr. Semih Tezcan’ın çalışma alanları veya doğrudan Semih Tezcan’la ilişkili olması arzu edilmiştir. Ancak bu tür bir kitapta bekleneceği üzere anısı yaşatılmaya çalışılan bir bilim insanına sunulan her yazı değerli bulunmuş ve kitaba alınmıştır.
Kitabı, Türkoloji dünyasına ve Prof. Dr. Semih Tezcan’ın değerli anısına saygıyla sunuyoruz.
Sefa Yüce Türkiye'de sosyokültürel değişim 1960'lı yıllardan itibaren büyük bir ivme kazanır. Toplum yapısını derinden etkileyen bu değişim dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türk edebiyatına da yansır. Değişimin en belirgin özellikleri kentleşme olgusu ve bireyin sorunlarıdır.
Sevgi Soysal'la birlikte 1970 sonrası Türk romanına kent yaşamı girer. Kentler, özellikle başkent Ankara değişimin öncüsü sayılır. Fakat bu değişim sancılı gerçekleşir. Yakup Kadri'den sonra eserlerinde en çok Ankara'ya yer veren yazarlardan biri de Soysal'dır. O, bu yönüyle Türk romanına yeni bir renk getirir. “Köy edebiyatı” geleneğini kırmaya çalışır. Hikâye ve romana genişlik kazandırır. Onunla Cumhuriyet sonrası sosyokültürel hayat romana taşınır.
Her yazarın ortaya koyduğu sanat eserinin, kendine özgü bir yapısal bütünlüğü bulunmaktadır. Sevgi Soysal, “Tutkulu Perçem”le başladığı yazarlık serüvenini “Hoş geldin Ölüm”le noktalar. Onun eserlerinde “görgü, gözlem, bilgi, izlenim ve duygu”nun bütün etkilerini görmek mümkündür. Ona göre, sağlıklı ve eğitimli bir toplumun geleceği kadınlara bağlıdır. Okuyan ve kendini yenileyen Soysal, sadece bir yazar değil aynı zamanda bir Türk entelektüelidir.
Hüseyin Nesîmî Seyâhat, Abidin Nesimi'nin babası Hüseyin Nesîmî’nin 25 yaşında bir Osmanlı delikanlısı olarak 1893 yazında İtalya, İsviçre, Fransa, İngiltere, Belçika, Almanya, Avusturya-Macaristan, Sırbistan ve Bulgaristan topraklarına yaptığı gezi sırasında gördüklerini ve izlenimlerini anlattığı bir kitap. Siyasal ve toplumsal hareketlerin de içinde yer alan ve 1915 yılında Lice kaymakamlığı sırasında Diyarbakır Valisi Reşit Bey’in emriyle pusuya düşürülerek şehit edilen Hüseyin Nesîmî, bu gezi notlarına Osmanlı devletinin sorunlarına ilişkin tespitlerini ve çözüm önerilerini içeren bir bölüm de eklemiş. Yirminci yüzyılın başlarında Girit-Hanya’da basılmış olduğu için gözden kaçmış olan Seyâhat, gezi edebiyatımızı, modernleşme tarihimizi zenginleştirecek bir eser.
Levent Doğan Bu çalışma, Türkiye’de yaşayan tanınmış Uygur şairi ve bilim adamı Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın eserlerini Türkiye’deki edebiyatseverlere tanıtmak için hazırlanmıştır. Bu genel gaye içerisinde Kaşgarlı’nın şiirleri ana hatlarıyla modern Uygur Türkçesinin gramerini yansıtmaktadır. Çalışma, eserin sözlüğünü içermesiyle üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı ile Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı bölümlerinde okutulan Uygur Türkçesi derslerinde de kullanılabilecektir.



Sen ikki kitenin altun kövrügi

İstanbol, İstanbol bagri gül şeher

Köz tiksem hösninge hayacanlirim

Akidu deryadek ahşam, her seher.

(Güzel İstanbol şiirinden)
Mehmet Akkaya Osmanlının güçlü paşalarından Şemsî Paşa, İsfendiyaroğulları'ndan Mirza Paşa'nın oğludur. Annesi, Sultan II. Bayezid'in kızıdır. Bu hususu “Âl-i Osmân'a müntesib mâder” şeklinde ifade eder.
Kanunî Sultan Süleyman tarafından saraya dâhil edlimiş ve yetişmesi hususunda padişahın özel ilgilerini görmüştür. Kanunî, II. Selîm ve III. Murâd devirlerini yaşayan Paşa, birçok önemli görevde bulunmuştur. Devlet adamlığı yanında iyi bir şâir olan Şemsî Paşa'nın, “Dîvan”ından sonra önem arz eden bir eseri de “Şehnâme-i Sultân Murâd”dır. Kimi kaynaklarda “Süleymân-nâme” diye anılan eserin Paris nüshasına “Târih-i Dilârâ” diye bir kayıt düşülmüştür. Eserin Paris, Viyana ve Vatikan nüshaları karşılaştırılmış ve edisyon-kritikli metin olarak hazırlanmıştır.
Eser, Osmanlıların ilk devirlerinden (Osman Gazi) Kanunî Sultan Süleyman devrine kadar (1299-1520) geçen devri muhtasar olarak anlatmaktadır. Kanunî devrinin önemli olayları, II. Selim ve III. Murâd devrinin pek bilinmeyen yanlarını dikkate alan eser, Sokullu Mehmed Paşa'nın katledilmesi hadisesiyle son bulmaktadır. Bunun yanında eserin muhtevasında değişik dîvan şâirlerinden örnek şiirler de yer almaktadır.
Mervenur Yılmaz İslam Ahlak Düşüncesi'nin önemli eserlerinden birisi olan, Îcî’nin Ahlâki’l-‘Adudiyye adlı ahlâk risalesi kısa olmakla birlikte, oldukça etkili olmuş ve üzerine toplamda dokuz şerh yazılmıştır. Son dönemde yapılan tasniflere göre felsefi ahlâk çizgisinde yer alan Îcî’nin eserine yazılan şerhler, bu çizginin devamlılığını göstermesi açısından önemlidir.
Bu şerhlerden birisi de, Îcî’nin öğrencisi olan Kirmânî’nin şerhidir. Kirmânî’nin şerhini diğer şerhler arasında önemli yapan husus, şerhin bizzat Îcî’nin öğrencisi tarafından yazılmış olması ve aynı zamanda ilk şerh olmasıdır. Şerhin Îcî ölmeden önce tamamlanmış olması da, şerhi önemli kılmaktadır. Kirmânî şerhinin kendisinden sonra yapılan şerhlere şekil ve tartışılan konular bakımından kaynaklık yaptığı görülmektedir. Bu kitapta yer alan Kîrmânî şerhinin tahkik ve tercümesiyle, ahlâk literatürüne katkı sağlanması amaçlanmaktadır.
Kayhan Şahan Türk şiiri; sözlü dönemlerden, bilinen yazılı kaynaklarına ve çağdaş şiire gelene dek dünya edebiyatları ile boy ölçüşebilecek, hatta üstünlüğünü ortaya koyabilecek felsefi ve estetik donanıma sahiptir. Bu düşüncenin kanıtlarından biri Şiirde Derin Yapı Metafor / Modern Türk Şiiri Üzerine Bir İnceleme kitabında dile getirilen husustur. Şiir, bir dünya kurar. Yeni dünyaların mayası kavramlardır. Şair kelimeleri yalnızca ait olduğu dilden değil dünyadaki tüm dillerden toplar. Kelimelere kendi şiir evreninde bir kavram alanı oluşturur. İşte metafor; yaratılan yeni şiir evrenindeki bu kavramların yaratım haritalarını ortaya çıkarır. Dolayısıyla bir şairin hayatı, şiirin şekil özellikleri gibi yüzeysel verilerden bizi kurtarıp âdeta şiirin genlerini okumamızı sağlar. Yüzyıllar ve şairler arasında değişen tek şey kavramların alanlarıdır. Bu değişim önceki ve sonraki ile mesafeleri belirler. Kavram alanlarının ve haritaların değişen, dönüşen yönlerinin tespiti; dönemlerin, akımların birbirinden ayrılma noktalarıdır. Kavram, kavram alanı, bu alanların haritalanması -metafor üzerine yapılacak çalışmalar; kısa vadede tek tek şairler üzerine, uzun vadede tüm şiir tarihimize bambaşka bir bakış açısı kazandıracaktır. Şiirde Derin Yapı Metafor kitabı modern Türk şiirinin kavramsal haritalarını ortaya koymakta ve kavram kümelerinin nasıl oluştuğunun izlerini sürmektedir. Şiirlerin arka plânında yatan kişisel, felsefi, ontolojik, ideolojik yapılar ile toplumsal, ilkel, deneyimsel ortak hafızanın gözler önüne serilmesi görevini metaforlar aracılığıyla üstlenmektedir. Şiirin kapılarını açacak anahtarlardan biri olan metafor, sizi şiirin dünyasında yeni bir bakış açısına taşıyacak.
Emine Yılmaz, Nurettin Demir, İsa Sarı Elinizdeki kitapta Talat Tekin’in Türk dili, edebiyatı ve kültürü araştırmalarına katkısı özgün yazılarda anlaşılmaya ve anlatılmaya çalışılmıştır. Kitabın birinci bölümünde, kronolojik sırayla Altay dillerinden günümüz Türk dillerine uzanan hususlarda yazdıkları üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde ise eleştiri, Türk dillerini adlandırma ve sınıflandırma sorunu, yazım, dil devrimi, edebiyat, dilbilim, dilbilgisinin alt alanları, sözlükçülük gibi konulara odaklanılmıştır.
Yazılar, Talat Tekin’den önce alandaki araştırma durumunun belirlenmesi, Talat Tekin’in konuya katkılarının ayrıntılı değerlendirilmesi ve sonrasının özetlenmesi biçiminde tasarlanmıştır. Makalelerin tamamında Talat Tekin’in çalışmalarındaki motivasyon, kullandığı ölçütler, ulaştığı bulgular, sonuçlar, sonrasına etkisi eleştirel bir okumadan geçirilmeye çalışılmıştır. Kitap, bir Türk dili uzmanının çalışmalarını bütün olarak anlama yönünde ilk denemedir. Talat Tekin’in araştırmaları ekseninde bir Türk dili tarihi olarak da okunabilir.
Saadettin Yıldız Edebiyat tarihimizde, sosyal ve siyasal şartları en fazla dikkate alınması gereken dönem, Tanzimat Dönemi’dir. Aydınların Avrupa’ya gösterdikleri bağlılık da, muhalefet de bu edebiyatın şekillenmesinde pay sahibidir. O devrin şiirini, romanını, tiyatrosunu doğru anlamak için yaklaşık iki yüz yıllık tarihimizi, özellikle de sosyal tarihimizi irdelemek gerekir. Bu kitapta, işte bu ihtiyaca, ders kitabının sınırlarını zorlamadan cevap verilmeye çalışılmıştır. Öğrencilerin örnek metinleri okuyup anlamada güçlük çektikleri gözlendiğinden, kitabın sonuna küçük bir sözlük de eklenmiştir. Çalışma, Tanzimat Dönemi Edebiyatı konusunda araştırma yapan araştırmacı, akademisyen ve okullarında bu ders öğrencilere faydalı olacaktır.
Abdullah Uçman, Abdülkadir İlgen, Abu Muslim Akdemir, Açıkgenç Alpaslan, Ahmet Güner Sayar, Ali Coşkun, Ali Utku, Ayhan Bıçak, Ayşe Durakbaşı, Bayram Ali Çetinkaya, Bedri Gencer, Beşir Ayvazoğlu, Buğra Ekinci, C. Muammer Muşta, Can Karaböcek, Cem Tezer, Cevriye Demir Güneş, Ceyhun Cengiz Akın, Cumhur Arslan, Cüneyt Köksal, David Grunberg, Derya Mengilli, Emine Gözde Özgürel, Emrullah Kılıç, Eyüp Sanay, Fatma Odabaşı, Fazlı Arslan, Fethi Gedikli, Gül Eren, Hacı Bayram Kaçmazoğlu, Halil İbrahim Düzenli, Hikmet Celkan, Hilal Görgün, Hüsameddin Erdem, Hüseyin Gazi Topdemir, İlkay Erdem, İsmail Köz, Kâmil Yeşil, Kemal Bakır, Kenul Bünyadzâde, Kevser Çelik, Kurtuluş Kayalı, Mehmet Akgün, Mehmet Ali Dombaycı, Mehmet Görmez, Mehmet Karaca, Mesud İnan, Murtaza Korlaelçi, Mustafa Erkal, Mustafa Günay, Mustafa Kara, Mustafa Kök, Mustafa Öztürk, N. Güngör Ergan, Naci Bostancı, Nasrullah Hacı Müftüoğlu, Necmeddin Tozlu, Necmi Uyanık, Nevzat Kösoğlu, Nuray Karaca, Nuray Kuray, Nurten Gökalp, Orhan, Okay, Osman Aydınlı, Ömer Hakan Özalp, Ömer Osman Sarı, Ömer Özden, Öner Necati, Rabia Karakoyun Gündoğdu, Rabia Karakoyun, Recep Batu, Recep Ertürk, Recep Kılıç, Recep Şentürk, Sadık Erol Er, Samed Bağçeli, Semra Uçar, Senail Özkan, Sönmez Kutlu, Suad Mertoğlu, Süleyman Dönmez, Süleyman Hayri Bolay, Şaban Ali Düzgün, Şengül, Çelik, Şükrü Hanioğlu, Tahsin Görgün, Tarık Tuna Gözütok, Uğur Odabaşı, Uluğ Nutku, Ümit Akça, Vâris Çakan, Yakup Yıldız, Yavuz Akpınar, Yavuz Unat, Yılmaz Özakpınar, Yılmaz Soyyer, Yusuf Kaplan, Yümni Sezen, Zeki Arslantürk Bu hacimli eseri hazırlamaktaki ilk hedefimiz, yeni nesillerimizin dedelerinin ve babalarının yakın geçmişte ortaya koydukları yaratıcı düşünceleriyle buluşmalarını sağlamak; her şeyi kendi gözleriyle görüp kendi akıllarıyla düşünmelerini temin etmek ve kendi ürettikleri fikirlerini kendilerinin tedavüle sürmelerine yardımcı olmaktır. Bu hususta önce aklımızı Batı'ya kiraya vermeyeceğiz veya onların aklını ödünç olarak alıp üzerine yatmayacağız. Çünkü sadece onlar düşünmüyorlar, biz de düşünüyoruz, biz de “imal-i fikir”de bulunuyoruz.
Bugün Türkiye, dünyadaki düşünce gündemini tespit ve tayin eden merkezde değil “çevre”de bulunmakta ve çoğu zaman merkezin tespit ettiği gündemlere bağlı olarak çevre durumunda hareket etmektedir.
Bundan dolayı ikinci hedefimiz, çevreden çıkıp merkezde yer almanın yolunun açılmasına yardımcı olmaktır. Aynı zamanda tarihte mensubu bulunduğumuz medeniyetimizin alternatif olarak ihyasına yardımcı olmak ve onun yeniden inşasında düşünce hayatımızın katkısını sağlamaktır.
Bu kitap, çağdaş Türk Düşüncesinin dünya düşünce arenasında görücüye çıkacak güçte olduğunu ortaya koymayı da amaçlamıştır. Düşünce hayatımızın “kendi tabii mecrası”na doğru gelişmesi devam ederse Türk düşüncesinin daha yeni ve daha özgün düşünceler üreterek dünya düşüncesine önemli katkı sağlayacağı muhakkaktır. Artık biz de Batılı düşünürlerin düşüncelerine göre kendimizi değerlendirme dönemini geride bırakarak, eskiden olduğu gibi, onların da bizim düşünce mahsullerimize bakarak kendi düşüncelerini değerlendirecekleri seviyeyi hedef almalı, sorunlarımızı kendimiz çözmeye yönelirken, ortaya koyacağımız çözüm tekliflerinin aynı zamanda başka toplumlar ve medeniyetler için de bir ufuk açabileceğinin farkında olmalı, böylece yeni ve evrensel fikirlerimizi daha çok üretme dönemlerine geçmeliyiz.
Mustafa Uluçay Edebiyat tarihimizde manzumeleri, nesirleri ve fikirleriyle önemli bir yere sahip olan Mehmet Âkif, aynı zamanda dil ve üslûp yönüyle de dikkat çeken bir şair ve nâsirdir. Servetifünun edebiyatının doğurduğu sunî ve çetrefil bir dilden yeni edebiyatımızın gerçek ve yaşayan Türkçesine geçiş süreci içinde önemli bir yeri bulunan Âkif, eserleriyle en temiz ve en tabii Türkçenin güzel örneklerini vermiştir
Âkif “Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım” der. Bu hem bir hakikatin, hem de tevazunun ifadesidir. Hakikatin ifadesidir, çünkü Âkif'in şiirlerinde tasannu yoktur; şiirlerini sanat yapmak için de söylememiştir. Tevazunun ifadesidir, çünkü sehl-i mümteni örneği olan öyle mısraları vardır ki onları söyleyebilmek için gerçek bir sanatkâr olmak gerektir.
Bu kitap, Mehmet Âkif'in eserlerindeki dil ve üslûp özelliklerini kapsamlı bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Bu gayeyle, Âkif'in Safahat'ı başta olmak üzere, Sıratımüstakim ve Sebilürreşat dergilerindeki makaleleri, tefsir yazıları, hitabeleri, tercümeleri ve bir kısmı neşredilen Kuran Meali, yani manzum ve mensur bütün eserleri gözden geçirilmiş; onun dil ve üslûp özelliklerini en iyi yansıtan metinler tespit ve tahlil edilmiştir.
Denilebilir ki Âkif; zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından Türk edebiyatında harikulade denecek derecede edebî bir kudreti haizdir. Lisanı sade, ifadesi selis, üslûbu canlı bir şair ve nâsirdir.