Edebi Şahsiyetler, Biyografi, Monografi \ 1-1
İbrahim Demirci Ahmet Hâşim’in Nesirleri
İBRAHİM DEMİRCİ

Türk Şiirinin büyük şairlerinden Ahmet Hâşim hakkında en kapsamlı kitaplardan birini sunuyoruz: Ahmet Hâşim'in Nesirleri. O Belde'nin, Merdiven'in, Karanfil'in, Piyale'nin, Bülbül'ün, Bahçe'nin, Süvari'nin güçlü, ince ve yabanıl şairi Ahmet Hâşim, nesirleriyle de dilimizi ve edebiyatımızı zenginleştirmiştir. Çeşitli gazete ve dergilerde yayımladığı ve ancak üçte birini kitaplaştırdığı fıkra, söyleşi ve gezi yazılarının hemen hepsine “deneme” derinliği ve lezzeti katmış olan Ahmet Hâşim, kişiliğini ve mizacını edebi akımların ve siyasi ideolojilerin oyuncağı olmaktan sakınmış; dünyaya özgür, meraklı, zaman zaman çocuksu ve muzip gözlerle bakabilmiş; bütün insanlığın kültür birikiminden olabildiğince yararlanmış; estetiği gözeten bir yaklaşımla derinlikli metinler üretmiştir. İbrahim Demirci bir kuyumcu titizliğiyle bu çalışmada onun kitaplaşan ve kitaplaşmamış bütün nesirlerini ele almış; hem içerik, hem biçim bakımından değerlendirmiştir. Hâşim'in nesirleri bağlamında temel kaynak niteliğindeki bu çalışma, böylesi çalışmaları çoktan haketmiş Hâşim'e bir övgü değil, bir ödevdir.
“Fakat doğru düşünmüş olmak için neden filân veya falan gibi düşünmek elzem olmalı?” “Beni anlamanız için bir ruhunuz olmalıydı ve o ruh, hemşehrimiz Loti'nin ruhu gibi şifâ bulmayacak tarzda zehirlenmiş olmalıydı.” “Cami ve insan, cübbe ve sarık, mangal ve nargile şark denilen şey değildir; şark bunları görüp duymakta ve görürken benimsemektedir. / Edebiyat, hayatın havasında ve sinirlerin ağlarındadır. Ressamlarımız atölyelerinin terebentin kokan havasından çıkmağa râzı oldukları gün bunu bileceklerdir.” “Bütün mabetler içinde güneşten ilk ziya alan camidir. Bakır oklu minareler, güneşi en evvel görmek için havalarda yükselir.” “Hiçbir çehre hayâlde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir.” “İstanbul'da hayatında ancak bir iki defa, o da haberi olmaksızın, kolunu siyasî bir mevzuun elektrik tellerine çarpmış bir şaire mukabil, Ankara'da bal çanağına düşen arılar gibi kanatlarını artık kullanmaktan âciz, ayaklarıyla tıpış tıpış yürüyen nice şair var.” “Hiçbir san'atkâr eserini yaratmadan evvel, ondan başkalarına bahsetmek istemez. Zira sırrı fâş olmuş bir eser, doğmadan ölmeğe mahkûmdur.” “Her devirde başka türlü tarif edilen sanatın son tariflerinden biri de şudur: 'Hakiki hayatın bizden esirgediği tahassüsatı telâfi etmek vasıtası.'” “Almanya pembe ve büyük bir elmadır. Fakat içi kurtludur.” “Seviliyor muyum, sevilmiyor muyum, diye mütemâdiyen endişe içinde olan bir millet beğenilmekten ümidini kesmiş olan bir millettir.”
Vakkas Altınbaş Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız; bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin. Bilin ki büyük taşlarınızı kabınıza ilk olarak yerleştirmezseniz bir daha onları koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Bu da iyi bir iş insanı, gerçekte de iyi bir insan olamayacağınızı gösterir.
Nurullah Çetin Arif Nihat Asya, Türk edebiyatının zirve isimlerinden biridir. O sadece bir şair değil, aynı zamanda sahih, yerli, millî ve İslâmi değerlere bağlı Türk-İslam düşünce ve edebiyatına çok büyük katkıları olan bir sanat, edebiyat, düşünce ve siyaset adamıdır. Arif Nihat Asya, en çok “Bayrak” şiiriyle tanınmaktadır. Türk bayrağı için en güzel şiiri o yazmıştır. Bu şiir, milyonlarca insanımızın dilinde âdeta marş hâline gelmiştir. Türk milletinin milliyetçi düşünce doğrultusunda şuurlanmasında onun şiirlerinin çok büyük katkısı vardır. Arif Nihat Asya düşünceleri, edebiyatı, soylu duruşu ile Türk gençliğinin çok iyi tanıması, çok iyi okuması gereken bir şahsiyettir. Bu eserde o hayatıyla, sanatıyla, eserleriyle, düşünceleriyle bir bütün olarak tanıtılmıştır.
Hasan Çelikkaya Kıymetli Okuyucum
Kitapçığımızın ön sözünde de vurguladığım gibi, bu hacmi küçük ama anlamı büyük olduğuna inandığım bu kitabımı hazırlamadaki temel faktörün “vefa duygusu” olduğunu rahat söyleyebilirim. Vefa duygusunun yerine getirilmesi elbette değişik şekillerde olabilir. Ben kalıcı ve başkalarına, gelecek nesillere de örnek olması düşüncesiyle bu vefa duygularımı kitap hâline (yazılı hâle) getirmeyi tercih ettim. Bende bırakılan bu izler; yalnız hocalarımızdan ve yöneticilerimizden değil, öğrencilerimizden de, veya sohbet esnasında başka birileri tarafından da gerçekleşebilmektedir. Biz de kitapçığımızın planını oluştururken bunu dikkate aldık ve “Hocalarımızdan, Yöneticilerimizden, Öğrencilerimizden ve diğerlerinden” şeklinde bölümledik. Yaşanmış olayların etkisinin büyüklüğü asla inkâr edilemez. Ben derslerimde de buna ağırlık vermiş ve faydasını görmüşümdür. Okuyucularımdan da bu memnuniyetin gerçekleşeceği ümidini taşımaktayım.
Ayrıca emekli olduktan sonra Turlar vasıtasıyla bazı yurtdışı seyahatlere katıldık eşimle beraber. Vardığımız sonuç, Türkiyemizin, söylendiği gibi, gerçekten Cennet vatan olduğunu pekiştirmek oldu. Bunun da okuyucularıma aktarılmasında fayda gördüm ve kitabıma “İzlenimler” ismiyle bir bölüm daha ekledim.
Emeğimizin faydalı olacağını umuyor, kıymetli okuyucularıma sağlık ve âfiyetler diliyorum.
Mehmet Emin Erişirgil Mehmet Emen Erişirgil’in Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp isimli eseri, objektif ilmî değerlendirmelerin yanı sıra Erişirgil’in kişisel gözlemlerini de yansıtan önemli kitaplarından biridir. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar’ın yayına hazırladığı bu eser Ziya Gökalp’e ilişkin ön önemli kitaplardan biridir: “Dilde yeni cereyan açmak kâfi değildi. Her alanda “yeni bir hayat” lazımdı. Sultan Hamit zamanında ve meşrutiyetin ilk yıllarında (yeni hayat) sözünün sihirli bir manası vardı. Aydınların gözünde bu söz, başlı başına bir ufuk açardı. Sultan Hamit devrinin bilgili geçinen gençlerine göre Yeni Hayat, Türkiye dışında yaşamaktan ibarettir. Çünkü Türkiye’de yeni bir hayat doğamazdı; ve bunu ümit etmek de boşunaydı. Fakat onların beklemedikleri ve ummadıkları bir zamanda Meşrutiyet ilan edilince bu defa Yeni Hayat’ın doğduğunu sandılar. Fakat bu ümit çok sürmedi. Yıllarca susturulan basın, serbest oluverince eli kalem tutanlar çıldırmışa döndüler, Meşrutiyet ilan edildiği zaman, “Cemiyet-i Mukaddese “ye nasıl minnet ve şükranlarını arz edeceklerini bilemeyen İstanbul basını, daha iki ay geçmeden İttihat ve Terakki’nin “rical-i gaybma” sövüp saymaya başladılar. Müslüman olmayan azınlıklar da ortalığın karışıklığından faydalanarak milli emellerinin gerçekleşmesi için çalıştıkları her hareketlerinden belliydi. İşin garibi şuydu ki, Sultan Hamit’in şu veya bu sebeple sürdüğü insanların bir kısmı umdukları işlere geçirilemeyince “Mağdurin-i Siyasiye” (yani, Siyasal Haksızlığa Uğrayanlar) diye bir cemiyet kurdular. Kendilerini sürgünden kurtaran Cemiyetin ileri gelenlerine atıp tutmakta elebaşlığı yapmakla övünüyorlardı.”
Münir Tireli Politik duruşunu müziğiyle birleştiren özgün bir sanatçı Cem Karaca. 1970'lerin sonunda bu tercihi nedeniyle ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Akabinde yurtdışında zorluklarla geçen bir hayat başladı. Münir Tireli, Cem Karaca'nın yurtdışında grup müziği bağlamında kendini yeniden üretmesini anlattı. Fonda 12 Eylül, Alman Yeşilleri, yerliliğini kaybetmiş bir diaspora, Türk ve Kürt solu, göç politikaları, Gastarbeiter halleri ve darbe döneminin ceberut mevzuatı var.
“Alman basınının bir kesimi, örneğin benim olayımı sunarken, ey Hanslar! Size devletin bahşettiği bu demokrasinin tadına varın, bakın böyleleri de var, diyor. Ben bunu fark ettiğim anda Türkiye'yle ilgili temaları şarkılarımdan çıkardım. Orada T.C. pasaportu taşıyan 1,5 milyon insan var, onların sorunlarını anlatmaya çalıştım. Almanca şarkılara yöneldim. Talihim ondan sonra değişti. Adamlar artık bana acımıyor, saygıyla bakıyorlardı. Yani onların zeminine sıçradım.”
Bilal Dursun Yılmaz Küreselleşme ulusal temelleri çürütmekte ve tek tip insan oluşturulmasına sebebiyet vermektedir. Bu kaçınılmaz bir süreç. Küreselleşmeyi durdurmak imkânsızdır. Ama tam da bu durumda çok daha büyük zorunluluk, ulusal değerleri korumak için üzerimize düşen büyük sorumluluğumuzdur. Her ulusal kültürün kendi benzersizliğini koruması gerekmektedir. Küreselleşme vahşi bir canavar ve biz hele küçük ulus devletler bu canavar için çok lezzetli bir yiyeceğiz. O sebepten bu vahşi canavara karşı ayakta kalabilmek için mücadele etmeliyiz.
Nurullah Çetin Çanakkale Savaşları, Türk tarihinin en önemli evrelerinden birisidir. Çanakkale Savaşlarını Türk askeri başarıyla kazandı. Türk ruhuna tercüman olan sahih münevver Türk Beyi Mehmet Akif Ersoy da bu büyük zaferi şiiriyle destanlaştırmıştır. Bu kitapta Akif’in Çanakkale duyarlığı günümüze dönük olarak tahlil edilmiştir.
Atakan Yavuz Turgut Uyar isabetli bir tespitle Cenap Şehabettin'in “Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma” dizesinin İkinci Yeniye ipucu verdiğini söylemişti. Bugün Garip şiirinin veya İkinci Yeninin edebiyata taşıdığı yeni bireyi ve başka renkleri ya da 80 kuşağını daha kolay anlayabilsek de Cenap Şehabettin'in şiirimize getirdiği imkânları ancak konunun uzmanları kavrayabilmektedir. Yazıları, şiirleri ve polemikleriyle bir dönem adından sıkça söz ettiren; Türkçeye yeni bir tat, eda ve söyleyiş getiren Cenap Şehabettin'in şiiri ve nesri modern Türk edebiyatının önemli kaynaklarından birini teşkil etmektedir. Bu kitap, sadece edebiyat tarihimizin değil, siyasi ve kültürel tarihimizin de ciddi kırılmalar yaşadığı bir döneme şahitlik etmiş bir şair ve fikir adamından, “görülmeyen modern” Cenap Şehabettin'den haberdar olmadan günümüz üzerine kurulan cümlelerin eksik kalacağı inancıyla yazıldı. Geçmişe dönüp bakmadan yeni bir şey söylenilemeyeceğinin bilinciyle...
Nurullah Çetin Halide Edip Adıvar, Türk edebiyatının ve siyasetinin önemli bir ismidir. Onun edebi ve siyasi çalışmaları bugün de önemini korumaktadır. Haçlı emperyalist işgalcilere karşı verdiğimiz istiklâlci mücadelemiz olan Millî Mücadeleye önemli katkıları yanında Amerika'yla olan teslimiyete, sömürge zihniyetine dayalı yanlış ilişkileri, Türkiye'yi Amerikan mandası yapma çalışmaları da siyaseten affedilebilecek gibi değildir. Özellikle romanlarıyla Cumhuriyet dönemi Türk romancılığına önemli katkıları olan Halide Edip'in kadın meselesine yaklaşımı da dikkat çekicidir. Halide Edip Adıvar İncelemeleri'nde onun hayatı, mücadelesi, çalışmaları, sanatı ve eserleri üzerinde uzman hocaların farklı inceleme yazıları yer almaktadır.
Atiye Emiroğlu 1950 - 1960 arası dönemde bazı kesintilerle birlikte Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Maliye Bakanlığını üstlenen Hasan Polatkan, Demokrat Parti'nin kurucularından Adnan Menderes'le 1946'dan 1960 darbesine kadar omuz omuza çalışmış ve 15 Eylül 1961'de alınan kararla çalışma ve kader arkadaşları Adnan Menderes ve F.Rüştü Zorlu'yla birlikte idam cezasına çarptırılmıştır. 16 Eylül 1961'de F.Rüştü Zorlu'dan hemen sonra boynuna ilmik takılmış ve hayata gözlerini yummuştur.
Ramazan KAZAN Müslümanların kurdukları medeniyetlerin ana referansı, örf, âdetleri vs. gibi millî değerlerinin yanında Kur'ân-ı Kerim ve
Hz. Peygamber'in hadisleri olmuştur. Onlar bu kaynaklardan aldıkları ilhamla çeşitli müesseseler kurmuşlar ve değişik edebî ürünler ortaya koymuşlardır. Bu edebî ürünlerin en önemlileri atasözleri ile vecizelerdir.
Henüz çocukluğundan itibaren fasih dilin hâkim olduğu çevrede yetişen, Kur'ân-ı Kerim'in edebî üslûbunu en iyi bilen
Hz. Peygamber, yeri ve zamanına göre vecize niteliğinde sözler söylemiştir. Hayatın pek çok alanlarını ilgilendiren onun bu vecizeleri Arapçaya ve değişik Müslüman milletler tarafından kurulan İslam medeniyet ve kültürüne ayrı bir zenginlik katmıştır.
Çalışmamız, Türkçede az sayıda yaygın olan Hz. Peygamber'in bu tür sözlerinden önemli bir kısmını asıllarıyla ve edebî özellikleriyle dilimize kazandırmayı hedeflemiştir.
İbrahim Sarıçam - Mehmet Özdemir - Seyfettin Erşahin Bu çalışma,İngiliz ve Alman şarkiyatçılar tarafından kaleme alınmış biyografi kitaplarındaki Hz. Muhammed tasavvurunu, bu tasavvurun Batı kamuoyundaki etkisini belirlemektedir. Önce, başlangıçtan bilimsel oryantalizme kadar Batı literatüründe şekillenen Hz. Muhammed tasavvuru incelenmiştir. Bunu takiben oryantalistlerin görüşleri sistematik olarak ortaya konmuştur. Bu çerçevede siyer kaynaklarına, Hz. Muhammed’in vahiy öncesi hayatına, mesajının kaynaklarına, askeri faaliyetlerine, evliliklerine ve kişiliğine dair oryantalist yaklaşımlar ele alınmış, bu konulardan her birinin değerlendirmesi yapılmıştır. Bilimsel oryantalizm öncesi yanlış ve tahrif edilmiş bilgiye dayanan olumsuz imajın büyük ölçüde daha sonra da devam ettiği; bunun yanında olgusal ve daha az sayıda empatik yaklaşımların kısmen de olsa olumlu bir algılamanın doğmasına öncülük ettiği bir başka tespit olarak ortaya konmuştur. Çalışma, ayrıca İslâm bilim dünyasında Batı kamuoyunu ve geleneksel literatürdeki malzemeyi bilimsel eleştirinin süzgecinden geçirerek ortaya konacak siyer araştırmalarına ihtiyaç bulunduğu gerçeğini hatırlatmaktadır.
Mehmet Emin Erişirgil Mehmet Emen Erişirgil’in İslâmcı Bir Şairin Romanı: Mehmet Âkif isimli eseri, Âkif hakkında bugüne değin yazılmış en iyi kitaplardan birisidir. Âkif’le şahsi dostluğu ve iş arkadaşlığı da bulunan yazar bu incelemesinde Âkif’e ilişkin şahsi gözlem ve kanaatlerini objektif verilerle birleştirmiş, kitap ilk defa Türkiye’de yeni bir dönemin başladığı yıllarda (1956) yayımlanmıştır. Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Cem Alpar tarafından yayına hazırlanan bu eser Âkif hakkında birinci el gözlemleri yansıtan eşsiz bir kaynaktır: “Ders vermek için gece kaldığı yerlerden biri meşhur Ratip Paşa’nın köşkü idi. Bu köşktedir ki ilk defa Cenap Şahabeddin ile tanıştılar. Cenap, Âkif’i görünce onun Servet-i Fünûn’da çıkan Bedayi-ül Acem başlıklı tercümelerini hatırladı; belki samimi olarak belki laf olsun diye, o tercümeler ne güzel, şeklinde Âkif’i methetti; o sözü bitirince yanındaki kardeşi Nusret başladı Âkif’i övmeye. Âkif’in yüzüne karşı Âkif’i övmek yok mu, onun en sevmediği bu idi. (…) Bir gece o köşkte yatarken Mehmet Ali, Âkif’e Quo Vadis’in Fransızcasını veriyor. (…) Âkif, o gece, kitabı bitirmek için çok az uyumuştur. Fakat eseri bitirememiş. Sabahleyin kalktığı zaman, salonun bir köşesine oturmuş, bunu bitirmeye çalışıyormuş. O sırada Cenap gelmiş, Âkif’in elindeki kitabın ne olduğunu sormuştu. Öğrenince yumruğu ile burnunu kapatarak: -Quo Vadis’i okuyorsunuz, siz… Fransızcasını!... diye tuhaf tuhaf Âkif’in yüzüne bakakalmıştı. O bunu hiç unutamamıştır. (…) Yıllar ve yıllardan sonra ilk defa Ratip Paşa Konağı’nda tanıdığı Cenap Şahabeddin, Âkif için şunları yazacaktır: ‘Tevazua bürünmüş bir kalender besaleti ile Babıâli Yokuşu’nda onu görenler, kim bilir hangi mekteb-i iptidainin Kavaid yahut Dürriyekta hocasıdır, derler. Kimse tahmin etmez ki o, bizim yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destan şairi olsun. (…) Âkif Bey’in sanatı, sehl-i mümteniye tecevvüh etmekle o, selamet-i zevke en muvafık yolu bulmuş oluyordu ve hayret edilecek nokta şudur ki sanatın bu en çetin ve dar yolunda şair hiç şaşmadı. Safahat silsilesi emin bir başarı silsilesidir. O silsilenin altıncısını -ki müellifi Asım unvanını vermiş- edebiyatımızda benzeri olmayan bir abide tanımakta tereddüt etmiyorum.’ Cenap bir başka yazısında da şunu diyecekti: “Şiir-i millî namiyle ırkımızın rüsum ve an’anatına ait neşideler kasdediyorsak peşinde boyun eğeceğimiz bir dâhi şair görüyorum: Mehmet Âkif. Hiç kimse o kadar sâf ve şeffaf bir beyan içinde millî manzaraları teşhir etmemiştir. Türk ve İslâm ruhu Safahat’ın ilhamının beşiği oldu. Edebiyat tarihi şimdilik büyük Âkif’ten daha büyük bir İslâm ve Türk şairi tanımaz.”
Ertan Erol Kerim Korcan, Türk edebiyatında roman, hikâye, şiir ve anı türlerinde eserler vermiş, Cumhuriyet dönemi yazarlarımızdandır. İlk eserini 1962 yılında kaleme almıştır. Hayata gözlerini kapadığı 1990 yılına dek eser vermeyi sürdürmüştür.

Kerim Korcan yazı hayatına 1962 yılında “Köse Kadı” adlı hikâyeyle başlamıştır. Korcan roman, hikâye, şiir, anı, tarih türlerinde eserler vermiştir. Kerim Korcan'ın Linç (1967), İdamlıklar (1971), Ter Adamları (1975), Patrona (1983), Ateşten Köprü (1988), Acılar Çemberi (1990) olmak üzere altı romanı; Tatar Ramazan (1969), Canlı Bayraklar (1971), Ölüm Pusuda (1990), Capon (1990) adlı dört hikâye kitabı; Ey Gaziler (1989) adlı şiir kitabı, Dimitrof Geçiyor (1978) adlı tarih kitabı, Harbiye Kazanı (1989) adlı anı kitabı bulunmaktadır.

Kerim Korcan başarılı roman ve hikâyeler kaleme almış bir yazarımızdır. Bu başarıda onun gözlemcilik gücünün önemli bir payı vardır. Toplumda gördüğü kişileri, çevresindeki insanları hareket noktası alması başarısının artmasına sebep olmuştur, denilebilir. Özellikle Linç romanındaki Arap Kadir, İdamlıklar'da Ayancıklı Ömer onun Türk edebiyatına sunmuş olduğu önemli tiplerdir. Tatar Ramazan adlı hikâyesinde yer alan Ramazan, tüm Türk halkı tarafından sevilen ve tanınan bir tiptir. Ramazan'ın Türk toplumu tarafından sevilen bir karakter olmasında eserin sinemaya aktarılmış olmasının da etkili olduğu söylenebilir. Bu yönüyle de Korcan, Türk edebiyatına yeni ve dikkate değer tipler kazandırmıştır.
Yusuf Turan Günaydın Evlâdım, iki gözüm Mâhir Bey,
Mektubunu aldım, afiyetinden memnun oldum. Böyle ara sıra beni yoklayışın o kadar hoşuma gidiyor ki tasavvur edemezsin.
Fuat Şemsi'yi, hakikat, benim de çok göreceğim geldi. Bu sene Paşa hazretleriyle gelirse ne iyi olur! İnşallah, ona da haftaya, üç beş satırlık bir mektup yazacağım; kafileye katılmanın yolunu göstereceğim.
İhvan-ı kiramın hangisini görürsen, selâmımı tebliğden geri durmazsın değil mi?
Benim terceme de ağır ağır gidiyor. Bakalım bir kerre şu müsvedde şekli hitam bulsun da, sonra ikinci okuyuş belki daha kolay olur. Ne olduysa bizim şairliğe oldu. Korkuyorum: Aruzu küstüreceğiz!
Edebî cereyanlar ne âlemde? Manzum, mensur güzel eser çıkıyor mu? Buna dair de malûmat isterim. Baki kemal-i iştiyak ile gözlerini öperim, iki gözüm evlâdım Mâhir Bey. Biraderlerine de selâmımı söyleyiver. Sıyânet-i Mevlâya emanet ol evlâdım.
Yakup Öztürk 19. asrın sonunda doğan, geçtiğimiz asrın son çeyreğini göremeden vefat eden Faruk Nafiz Çamlıbel, idrakine kavuştuğunda altı asırlık bir dağın, yok olurken bıraktığı son gürlemeye tanıklık ediyordu. Osmanlı'nın çöküşü, Osmanlı'dan bağımsız olmayan Cumhuriyet'in doğuşu, büyük toprak kayıpları, Cumhuriyet politikalarının bir ideoloji hâline gelip tabulaştırılması, çok partili hayat ve darbelerin başlangıcı hep o yaşarken oldu. Faruk Nafiz Çamlıbel de 75 yıllık ömründe edebiyat ve siyaset arasında yeni bir millet halitasının kimi zaman uzaktan, kimi zaman içeriden bir mimarı idi. Çamlıbel, hayatını öğretmenlikten ve milletvekilliğinden kazanan bir şairdi. Onun hayatına yaklaşırken şiiri öncelikli mesele kılmak, bir taraftan da hayatının iki taşıyıcısı öğretmenliği ve milletvekilliğini ihmal etmemek gerekir. Çamlıbel'deki öğretmenliği bir maişet hâdisesi olarak değerlendirmek nakısa doğurur. Bugün, Faruk Nafiz'in Türk edebiyatındaki yeri, öğretmenlik vazifesini yerine getirmek için çıktığı Kayseri yolculuğu kadar önemlidir. Zira bu yolculuk bize memleket edebiyatının giriş manzumelerinden birini, “Han Duvarları”nı armağan etmiştir. Şairin, 1946'da Demokrat Parti ile başlayan 27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile son bulan siyasi hayatı da iki taşıyıcıdan birini ortaya koyar. Elinizdeki çalışma, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli isimlerinden biri olan Çamlıbel'in hayatına, eserine ve sanatına toplu bir biçimde bakmayı hedefleyen bir kitaptır.
Yusuf Turan Günaydın Sizlere Mevlânâ ve eserleri hakkında bir el kitabı sunuyoruz. Yusuf Turan Günaydın’ın hazırladığı araştırma yazıları ve konuyla ilgili biyo-bibliyografik malzemenin eşliğinde Mevlânâ Defteri, yüzyıllar boyunca oluşturulmuş Mevlevî kültüründen izdüşümler ve Türkiye’de Mevlânâ, Mesnevî ve Mevlevîlik hakkında ortaya konulmuş çalışmalar hakkında değerlendirmelerde bulunmaktadır. Kitapta Mevlevîlik üzerinden XXI. yüzyılda tasavvufun geleceğini tartışan bir makaleyle birlikte semâ, şeb-i arûs, Mesnevî’de çocuk, kardeşlik ve ölüme yaklaşım gibi ayrıntılara da giriliyor. Mevlevî mirası eserlerden Osmanlıca üç kitaptan iktibaslar ve Veled Çelebi’nin iki mektubu ise hem çeviriyazıları, hem tıpkıbasımları ile birlikte veriliyor. Bu bölümler, karşılaştırmalı Osmanlıca çalışmaları için yararlanılabilecek kaynak metinlerdir. Mevlânâ Defteri, Türkçede büyük bir birikim oluşturan Mevlevî kültürünün gerek bilgi, gerek tercüme-çeviriyazı yoluyla aktarımında hangi aşamada olduğumuzu göstermesi kadar, bundan sonra yapılacak çalışmalar için de dönüp bakılacak değerde bir başvuru kaynağı olmaya adaydır.
Lokman Taşkesenlioğlu - Sedat Maden Genç yaşta ölmesine ve kısa süreli bir edebiyat hayatı olmasına rağmen Azerbaycan coğrafyasında ve Rus esareti altında kalmış Türk dünyasında ironik şiirleri ve yenilikçi düşünceleriyle önemli bir şahsiyet olarak tanınan Sabir ve muhteşem eseri Hophopname ile ilgili Türkiye’de sınırlı sayıda eserin ve araştırmanın olduğu görülmektedir. Bu gaye ile ortaya konulan eserde, İslam dünyasında halkın topladığı bağışlarla kitabı çıkarılan ve heykeli dikilen ilk şahsiyet olan Mirze Elekber Sabir’in kişiliği, hayatını adadığı fikirleri ve eşsiz şiirleri, kapsamlı bir şekilde ele alınarak Türk okuyucusuna ulaştırılmış olacaktır.
Her biri birbirinden kıymetli nice aydın yetiştiren Türk dünyası içinde müstesna bir yeri olan, ölüm döşeğinde bile “Ben vücudumda olan etimi halkımın yolunda çürüttüm, eğer ömrüm vefa etseydi kemiklerimi de halkımın yolunda feda ederdim.” diyen Sabir gibi bir şahsiyetin tanınmasında naçizane emeğimiz olması dileğiyle…
Ercan Yıldırım

Ercan Yıldırım’ın Mustafa Kutlu hikâyesini, “Varoluş / Yabancılaşma / Hakikat” alt başlığıyla yakın okumaya tâbi tutan enfes kitabı Mustafa Kutlu Hikâyeciliği, Ebabil Yayınları eleştiri dizisinin 5. kitabı olarak çıktı.


Türk hikâyesinin büyük ustası Mustafa Kutlu’nun hikâyeciliğini inceleyen Ercan Yıldırım, büyük bir emeğin eseri olan kitabında Kutlu hikâyesini ayrıntılı bir okumaya tâbi tutuyor. Kutlu hikâyesinin felsefi arka plânını insanımızın modernizmle maruz kaldığı yabancılaşmayı aşma çabasının oluşturduğunu ileri süren Yıldırım, insanımızın bu çabaya paralel olarak yaşadığı ontik kaygının Kutlu hikâyesinin düşünsel zeminini oluşturduğu kanaatinde. Bu perspektifle Türkiye’nin son dönemlerinde insanımızın yaşadığı temel problemleri ele alan Mustafa Kutlu, sanatının, hikâyesinin, kitaplarının arkasındaki insanı okuyucuya hissettirebilen, okuyucuyu doğrudan Türkiye’nin toplumsal hayatına davet eden bir hikâyecidir. Ercan Yıldırım, Kutlu hikâyesinin bu yönüyle, bu hikâyenin temel özelliklerinden biri olan insanın varoluşsal kaygıları arasında kurduğu bağla Kutlu hikâyesinin modern bir insan için taşıdığı vazgeçilmezlik değerini büyük bir vukufla gösteriyor. Tek tek Kutlu’nun kitaplarını ele aldığı gibi, geliştirdiği bütüncül bakış açısıyla bu hikâyenin teknik özelliklerine, kişi kadrosuna kadar uzanan Yıldırım, nefis bir Kutlu okuması yapıyor.

Berat Açıl On altıncı yüzyıl Osmanlı devletinin imparatorluk olarak kendini iyi-ce kabul ettirdiği bir dönem olarak kayıtlara geçmiştir. Bu yüzyıl aynı zamanda imparatorluğun siyasî, iktisadî, askerî ve kültürel açıdan en güçlü yüzyılı kabul edilmektedir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman saltanatı, edebî açıdan da yetkin ürünlerin ortaya çıktığı, Osmanlı edebiyatı mefhumunun iyice kabul gördüğü bir dönemdir. Bu dönem-de kültürel ve edebî faaliyet ve üretim imparatorluğun neredeyse her tarafına yayılmış durumdadır. Bu bakımdan Rumeli özellikle zikre-dilmeye değerdir.
Bu itibarla denebilir ki Osmanlı edebiyatına rengini veren unsurlardan biri de Rumeli memleketlerinde yetişen şairlerin meydana getirdikleri edebî eserlerdir. Kaynaklarda hakkında neredeyse hiçbir bilgi bulun-mayan Cûşî de Rumelili şairlerden biridir. Cûşî; Hanefilik, Kızılbaşlık, Rafızilik gibi Kanuni Sultan Süleyman döneminin önemli siyasi ve fıkhî meselelerini de şiirlerinde yansıtmış bir şair olarak öne çıkmak-tadır. Cûşî Dîvânı, edebî yönünün yanı sıra dönemini yansıtıcı bilgiler içermesi bakımından da dikkatle incelenmeyi gerektiren bir eserdir.
M. Tayyip Okiç - Yusuf Ziya Yörükân Sarı Saltuk Meselesi, Türkiye’de Sarı Saltuk konusundaki öncü metinleri bir araya getiren bir kitap. Ülkemizde Sarı Saltuk konusunda yapılan ilk çalışmalar niteliğindeki bu makaleler gerçek bir beyin fırtınası. Sarı Saltuk ve bir fetva etrafında başlayan tartışma bize büyük bir birikim olarak yansıyor. 1952 ve 1953 yıllarında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan üç makale özellikle 1990’lı yıllardan sonra yeni bir ivme kazanan Balkanlar’da İslâm mirasına dair literatür açısından oldukça önemli metinlerdir. 1990 sonrası ülkemizde Balkan araştırmaları yeni bir ivme kazanmış, Balkan Savaşları’nın yüzüncü yılına doğru belirli bir birikime ulaşmıştır. Bu makaleler, Balkanlar’da İslâm’ın öncü kimliğini temsil etmesi ve hâlihazırda adına yaptırılan tekke ve türbelerin yoğun ziyaretlere sebep olması dolayısıyla Sarı Saltuk’un efsanevi şahsiyetine ilişkin ileri sürülen tezler bakımından ilmî hüviyeti haiz en önemli metinlerdir. Ülkemizde son dönemlerde Sarı Saltuk üzerine yapılmış bazı çalışmalardan bahsetmek mümkündür, ancak her ikisi de alanlarının erbabı olan Prof. Dr. Muhammed Tayyip Okiç ve Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân’ın kalemlerinden, belirli bir cedelleşme çerçevesinde olsa da Sarı Saltuk meselesini okumak bir bilinç tazelenmesine yol açacaktır.
Sefa Yüce Türkiye'de sosyokültürel değişim 1960'lı yıllardan itibaren büyük bir ivme kazanır. Toplum yapısını derinden etkileyen bu değişim dünyadaki gelişmelere paralel olarak Türk edebiyatına da yansır. Değişimin en belirgin özellikleri kentleşme olgusu ve bireyin sorunlarıdır.
Sevgi Soysal'la birlikte 1970 sonrası Türk romanına kent yaşamı girer. Kentler, özellikle başkent Ankara değişimin öncüsü sayılır. Fakat bu değişim sancılı gerçekleşir. Yakup Kadri'den sonra eserlerinde en çok Ankara'ya yer veren yazarlardan biri de Soysal'dır. O, bu yönüyle Türk romanına yeni bir renk getirir. “Köy edebiyatı” geleneğini kırmaya çalışır. Hikâye ve romana genişlik kazandırır. Onunla Cumhuriyet sonrası sosyokültürel hayat romana taşınır.
Her yazarın ortaya koyduğu sanat eserinin, kendine özgü bir yapısal bütünlüğü bulunmaktadır. Sevgi Soysal, “Tutkulu Perçem”le başladığı yazarlık serüvenini “Hoş geldin Ölüm”le noktalar. Onun eserlerinde “görgü, gözlem, bilgi, izlenim ve duygu”nun bütün etkilerini görmek mümkündür. Ona göre, sağlıklı ve eğitimli bir toplumun geleceği kadınlara bağlıdır. Okuyan ve kendini yenileyen Soysal, sadece bir yazar değil aynı zamanda bir Türk entelektüelidir.
Levent Doğan Bu çalışma, Türkiye’de yaşayan tanınmış Uygur şairi ve bilim adamı Sultan Mahmut Kaşgarlı’nın eserlerini Türkiye’deki edebiyatseverlere tanıtmak için hazırlanmıştır. Bu genel gaye içerisinde Kaşgarlı’nın şiirleri ana hatlarıyla modern Uygur Türkçesinin gramerini yansıtmaktadır. Çalışma, eserin sözlüğünü içermesiyle üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı ile Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı bölümlerinde okutulan Uygur Türkçesi derslerinde de kullanılabilecektir.



Sen ikki kitenin altun kövrügi

İstanbol, İstanbol bagri gül şeher

Köz tiksem hösninge hayacanlirim

Akidu deryadek ahşam, her seher.

(Güzel İstanbol şiirinden)
Abdullah Uçman, Abdülkadir İlgen, Abu Muslim Akdemir, Açıkgenç Alpaslan, Ahmet Güner Sayar, Ali Coşkun, Ali Utku, Ayhan Bıçak, Ayşe Durakbaşı, Bayram Ali Çetinkaya, Bedri Gencer, Beşir Ayvazoğlu, Buğra Ekinci, C. Muammer Muşta, Can Karaböcek, Cem Tezer, Cevriye Demir Güneş, Ceyhun Cengiz Akın, Cumhur Arslan, Cüneyt Köksal, David Grunberg, Derya Mengilli, Emine Gözde Özgürel, Emrullah Kılıç, Eyüp Sanay, Fatma Odabaşı, Fazlı Arslan, Fethi Gedikli, Gül Eren, Hacı Bayram Kaçmazoğlu, Halil İbrahim Düzenli, Hikmet Celkan, Hilal Görgün, Hüsameddin Erdem, Hüseyin Gazi Topdemir, İlkay Erdem, İsmail Köz, Kâmil Yeşil, Kemal Bakır, Kenul Bünyadzâde, Kevser Çelik, Kurtuluş Kayalı, Mehmet Akgün, Mehmet Ali Dombaycı, Mehmet Görmez, Mehmet Karaca, Mesud İnan, Murtaza Korlaelçi, Mustafa Erkal, Mustafa Günay, Mustafa Kara, Mustafa Kök, Mustafa Öztürk, N. Güngör Ergan, Naci Bostancı, Nasrullah Hacı Müftüoğlu, Necmeddin Tozlu, Necmi Uyanık, Nevzat Kösoğlu, Nuray Karaca, Nuray Kuray, Nurten Gökalp, Orhan, Okay, Osman Aydınlı, Ömer Hakan Özalp, Ömer Osman Sarı, Ömer Özden, Öner Necati, Rabia Karakoyun Gündoğdu, Rabia Karakoyun, Recep Batu, Recep Ertürk, Recep Kılıç, Recep Şentürk, Sadık Erol Er, Samed Bağçeli, Semra Uçar, Senail Özkan, Sönmez Kutlu, Suad Mertoğlu, Süleyman Dönmez, Süleyman Hayri Bolay, Şaban Ali Düzgün, Şengül, Çelik, Şükrü Hanioğlu, Tahsin Görgün, Tarık Tuna Gözütok, Uğur Odabaşı, Uluğ Nutku, Ümit Akça, Vâris Çakan, Yakup Yıldız, Yavuz Akpınar, Yavuz Unat, Yılmaz Özakpınar, Yılmaz Soyyer, Yusuf Kaplan, Yümni Sezen, Zeki Arslantürk Bu hacimli eseri hazırlamaktaki ilk hedefimiz, yeni nesillerimizin dedelerinin ve babalarının yakın geçmişte ortaya koydukları yaratıcı düşünceleriyle buluşmalarını sağlamak; her şeyi kendi gözleriyle görüp kendi akıllarıyla düşünmelerini temin etmek ve kendi ürettikleri fikirlerini kendilerinin tedavüle sürmelerine yardımcı olmaktır. Bu hususta önce aklımızı Batı'ya kiraya vermeyeceğiz veya onların aklını ödünç olarak alıp üzerine yatmayacağız. Çünkü sadece onlar düşünmüyorlar, biz de düşünüyoruz, biz de “imal-i fikir”de bulunuyoruz.
Bugün Türkiye, dünyadaki düşünce gündemini tespit ve tayin eden merkezde değil “çevre”de bulunmakta ve çoğu zaman merkezin tespit ettiği gündemlere bağlı olarak çevre durumunda hareket etmektedir.
Bundan dolayı ikinci hedefimiz, çevreden çıkıp merkezde yer almanın yolunun açılmasına yardımcı olmaktır. Aynı zamanda tarihte mensubu bulunduğumuz medeniyetimizin alternatif olarak ihyasına yardımcı olmak ve onun yeniden inşasında düşünce hayatımızın katkısını sağlamaktır.
Bu kitap, çağdaş Türk Düşüncesinin dünya düşünce arenasında görücüye çıkacak güçte olduğunu ortaya koymayı da amaçlamıştır. Düşünce hayatımızın “kendi tabii mecrası”na doğru gelişmesi devam ederse Türk düşüncesinin daha yeni ve daha özgün düşünceler üreterek dünya düşüncesine önemli katkı sağlayacağı muhakkaktır. Artık biz de Batılı düşünürlerin düşüncelerine göre kendimizi değerlendirme dönemini geride bırakarak, eskiden olduğu gibi, onların da bizim düşünce mahsullerimize bakarak kendi düşüncelerini değerlendirecekleri seviyeyi hedef almalı, sorunlarımızı kendimiz çözmeye yönelirken, ortaya koyacağımız çözüm tekliflerinin aynı zamanda başka toplumlar ve medeniyetler için de bir ufuk açabileceğinin farkında olmalı, böylece yeni ve evrensel fikirlerimizi daha çok üretme dönemlerine geçmeliyiz.
Mustafa Uluçay Edebiyat tarihimizde manzumeleri, nesirleri ve fikirleriyle önemli bir yere sahip olan Mehmet Âkif, aynı zamanda dil ve üslûp yönüyle de dikkat çeken bir şair ve nâsirdir. Servetifünun edebiyatının doğurduğu sunî ve çetrefil bir dilden yeni edebiyatımızın gerçek ve yaşayan Türkçesine geçiş süreci içinde önemli bir yeri bulunan Âkif, eserleriyle en temiz ve en tabii Türkçenin güzel örneklerini vermiştir
Âkif “Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım” der. Bu hem bir hakikatin, hem de tevazunun ifadesidir. Hakikatin ifadesidir, çünkü Âkif'in şiirlerinde tasannu yoktur; şiirlerini sanat yapmak için de söylememiştir. Tevazunun ifadesidir, çünkü sehl-i mümteni örneği olan öyle mısraları vardır ki onları söyleyebilmek için gerçek bir sanatkâr olmak gerektir.
Bu kitap, Mehmet Âkif'in eserlerindeki dil ve üslûp özelliklerini kapsamlı bir şekilde ortaya koymak amacıyla hazırlanmıştır. Bu gayeyle, Âkif'in Safahat'ı başta olmak üzere, Sıratımüstakim ve Sebilürreşat dergilerindeki makaleleri, tefsir yazıları, hitabeleri, tercümeleri ve bir kısmı neşredilen Kuran Meali, yani manzum ve mensur bütün eserleri gözden geçirilmiş; onun dil ve üslûp özelliklerini en iyi yansıtan metinler tespit ve tahlil edilmiştir.
Denilebilir ki Âkif; zevk inceliği, gönül hassasiyeti, fikir derinliği ve hayal yüksekliği bakımından Türk edebiyatında harikulade denecek derecede edebî bir kudreti haizdir. Lisanı sade, ifadesi selis, üslûbu canlı bir şair ve nâsirdir.
Şah Tahmasb—ı Safevî ŞAH TAHMASB
“Senin baban Şah İsmail rahmetli, benim babamla savaştı. Sen de şecaat iddiasındasın. Gel savaşalım. Savaşmazsan bir daha şecaatte bulunma.”
Onun mektubuna cevap olarak şöyle yazdım. Bütün varlıklardan daha büyük olan, şanı yüce Hz. Rab'dir ve şerefli kelâmında kâfirlerle yaptığınız cihat ve gazâda kendinizi tehlikeye atmayınız diye buyurmuştur. Allah der ki “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın.” (Kur'an, 2/195) Kâfirlerle gazâ yaparken tehlikeden men buyrulmuşken, sayıca on kişinin karşısında bir kişinin bile olmadığı iki Müslüman ordunun savaşması için nasıl fetva veririm ve bu Müslümanları tehlikeye atarım? Babamın sizin babanızla savaştığı gün Durmuş Hân ile çeşitli beyler, hatta ordusunun tamamı sarhoştu. Akşamdan sabaha dek şarap içip savaşa yönelmişlerdi. Bu olay son derece akıl dışı ve kötü olmuştu. O tarihten itibaren ben, Çaldıran savaşı hikâyesinin gündeme geldiği her zaman, Durmuş Hân'a beddua ediyorum.
İsmet Özel Türk şiirinin, düşünce hayatımızın büyük ustası İsmet Özel’in, Sorulunca Söylenen dışında kalan bütün söyleşileri, konferansları, konuşmaları Ebabil Yayınları tarafından Toparlanın Gitmiyoruz başlığı altında okuyucuya sunuldu. Toparlanın Gitmiyoruz, hem bir meseleyi gündeme taşıyabilme gücüne, hem gündemdeki bir meseleye kendi bakış açısını getirebilme gücüne sahip bir yazar olan İsmet Özel’in bugün tartışılan pek çok meseleye yaklaşımını doğrudan izleyebilme imkânı sunan bir eser. 1970’li yıllardan günümüze kadar birçok yayın organı taranmak suretiyle hazırlanan kitap, birinci dereceden Türkiye meselesine sahip bir şairin niçin belirli bir istikameti ısrarla savunduğunun en somut kanıtı. Üç ciltte toplanan metinler Türkiye kavrayışına köklü etkiler yapacak nitelikte.Toparlanın Gitmiyoruz’la birlikte ilk defa bir İsmet Özel kitabı okuyucuya indeksiyle birlikte sunuluyor. Yaklaşık 2500 maddeden oluşan kişi, kavram, kitap, dergi, gazete, şehir, ülke… indeksi okuyucu için büyük bir kolaylık Türkiye’yi dert edinenler için, bugünümüz ve yarınımız için Toparlanın Gitmiyoruz!
İsmet Özel Türk şiirinin, düşünce hayatımızın büyük ustası İsmet Özel’in, Sorulunca Söylenen dışında kalan bütün söyleşileri, konferansları, konuşmaları Ebabil Yayınları tarafından Toparlanın Gitmiyoruz başlığı altında okuyucuya sunuldu. Toparlanın Gitmiyoruz, hem bir meseleyi gündeme taşıyabilme gücüne, hem gündemdeki bir meseleye kendi bakış açısını getirebilme gücüne sahip bir yazar olan İsmet Özel’in bugün tartışılan pek çok meseleye yaklaşımını doğrudan izleyebilme imkânı sunan bir eser. 1970’li yıllardan günümüze kadar birçok yayın organı taranmak suretiyle hazırlanan kitap, birinci dereceden Türkiye meselesine sahip bir şairin niçin belirli bir istikameti ısrarla savunduğunun en somut kanıtı. Üç ciltte toplanan metinler Türkiye kavrayışına köklü etkiler yapacak nitelikte Toparlanın Gitmiyoruz’la birlikte ilk defa bir İsmet Özel kitabı okuyucuya indeksiyle birlikte sunuluyor. Yaklaşık 2500 maddeden oluşan kişi, kavram, kitap, dergi, gazete, şehir, ülke… indeksi okuyucu için büyük bir kolaylık Türkiye’yi dert edinenler için, bugünümüz ve yarınımız için Toparlanın Gitmiyoruz!
İsmet Özel Türk şiirinin, düşünce hayatımızın büyük ustası İsmet Özel’in, Sorulunca Söylenen dışında kalan bütün söyleşileri, konferansları, konuşmaları Ebabil Yayınları tarafından Toparlanın Gitmiyoruz başlığı altında okuyucuya sunuldu. Toparlanın Gitmiyoruz, hem bir meseleyi gündeme taşıyabilme gücüne, hem gündemdeki bir meseleye kendi bakış açısını getirebilme gücüne sahip bir yazar olan İsmet Özel’in bugün tartışılan pek çok meseleye yaklaşımını doğrudan izleyebilme imkânı sunan bir eser. 1970’li yıllardan günümüze kadar birçok yayın organı taranmak suretiyle hazırlanan kitap, birinci dereceden Türkiye meselesine sahip bir şairin niçin belirli bir istikameti ısrarla savunduğunun en somut kanıtı. Üç ciltte toplanan metinler Türkiye kavrayışına köklü etkiler yapacak nitelikte Toparlanın Gitmiyoruz’la birlikte ilk defa bir İsmet Özel kitabı okuyucuya indeksiyle birlikte sunuluyor. Yaklaşık 2500 maddeden oluşan kişi, kavram, kitap, dergi, gazete, şehir, ülke… indeksi okuyucu için büyük bir kolaylık. Türkiye’yi dert edinenler için, bugünümüz ve yarınımız için Toparlanın Gitmiyoruz!
Mahfuz Zariç “-Edebiyatta da, sanatta da temel izlek insanın serüvenidir; insanî serüvendir. Bütün sorunlar bu temel izlek içinde yerli yerinde ve yeterince, insanın çevresinde, insanın doğal eylemleri olarak yer alır. Böyle olmadığında, insanî düzlemde verilemeyen, ele alınamayan her sorun, her tema yapay olarak kalır, sanat eserinin dokusuna gerçek bir insanî eylem olarak sinmez. İnandırıcı bulmadığımız budur işte, gerçekte hayatımızda olup olmadığı değil. Ben bunu yalnızca öykü ya da kısa öykü kuramı açısından değil, bütünüyle sanat kuramı açısından değerlendirebilir bir durum olarak görüyorum. Öyküden romana, şiirden tiyatroya, resimden müziğe, fotoğraftan sinemaya… bu bağın doğru kurulup kurulamadığına bakılmalı. Roman; hikaye, öykü, kısa öykü, kısa kısa öykü; klasik öykü, modern öykü, postmodern öykü… gibi tanımlamalar arasındaki ayrımlar neler olursa olsun, hepsi de temel dokusu, anlatı ögesi tahkiye olan edebiyat metinleridir.”